Konuşan yalnız hakikattir !..

Beşer zulmeder, kader adalet eder...

Gözyaşım,

5/5/2009

Gözyaşım,
Dizeler güzeli dedim sana inci inci, ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi. Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın, hem canımı verdiğimsin uzak yakın. Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni. Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni.

Gözyaşım,
Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün. Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli'nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın. Hep
sen vardın...

Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya. Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya. Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya. Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...
Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler. Fazilettir, diyettir. Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.
Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin'de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları âmâ düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur, ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.

 


Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur
mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.
Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır.Ve damla damla gül
dökülen ellerde gül kokusu kalır.
Tohumu eken bilir
Göz yaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir


Ve ey gözyaşım,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git. Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git. Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git.Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git.


Ve ağlamaktan korkma gözüm!..

İskender PALA

Kendini kendinle topla

Herkes biliyor ki:
Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.

Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin �senin gibi� olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen �sen� ol, böylece herkesten daha iyi ol.

Kendini kendinden çıkar

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yaşın kaç ise, bir o kadar rakamı yaşından çıkar ki geriye sıfır kalsın. Hayata başladığın güne git. Doğduğun gün ağzından çıkan ilk çığlığı hatırla. Şu anda yaşadığın şehirde bir günde yüzlerce, binlerce bebek doğuyor. Hepsi de bir çığlıkla karışıyorlar hayata. Kendine bir sor; onların doğması ne kadar umurunda? Ne kadar önemsiyorsun uğramadığın bir yerde, tanımadığın bir kadının tanımadığın/tanımayacağın bir bebeği doğurmasını? Doğduğu gün işte sen de böylesine umursanmaz biriydin. Şükür ki yanı başında annen baban vardı da, dünyaya ilk acemi bakışlarına şefkatli bakışlarıyla karşılık verdiler. Elinden tuttular, ninni söylediler, büyüttüler, beslediler seni.
Seni önemli kılan onların sevgisiydi. O sıralar seni ne Nike tanıyordu, ne Coca-Cola önemsiyordu, ne de LCW düşünüyordu. Seni önemeyenler, üstünde hiçbir şey olmadığı halde önemsiyordu seni. Seni sadece sen olduğun için seviyorlardı.

İstersen doğduğun günden biraz daha geriye gidelim. Birkaç ay daha geriye.. O zamanlar annenin karnında karanlıklar içindeydin. Sadece onun fark ettiği, onun hissettiği biriydin. Oracıkta kala kalsaydın ya da hiç çıkamasaydın, kimse önemsemeyecekti seni. Bildiğin bütün markalar seni hesaba katmadan satmaya devam edecekti, sevdiğin bütün reklamlar seni düşünmeden oynayıp duracaktı.
Bir de şöyle düşün: Sen �içerideyken� henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin. Belki ellerini bile istemeyecektin. Belki yüzünü bile gereksiz görecektin. Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?

Birkaç ay daha geriye gidelim. Henüz iki hücreden ibaretsin. Annen bile farkında değil varlığının. İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın. Hatta, bir adın bile olmayacaktı.

Hiç doğmasaydın, şu an aramızdan eksik olacaktın. Ama eksikliğini bile fark etmeyecektik. �Caner şimdi burada olsaydı!� bile diyemeyecekti annen baban ve sınıf arkadaşların. Çünkü olmayacaktın ve olmadığın için de olmadığın fark edilmeyecekti. Örneğin �Sümeyye seni ne kadar özledim!� diyen bir arkadaşın olmayacaktı. Çünkü hepten eksik olduğun için arkadaşın eksikliğini çekmeyecekti.

Senin anlayacağın hiç var olmamak ölmekten beterdir. Öldüğünde hiç olmazsa, ardın sıra ağlayanların olur, eksikliğini çekenler olur, özleyenlerin olur. Ama hiç yaşamadığında, hesaba katılmazsın, sözün bile edilmez.

İşte şimdi hesabını yeniden yap; kendini kendinden çıkar. Geriye sıfır kaldığında, yani sen adı bile olmayan bir hücre topluluğu olduğunda seni önemseyen kim olabilir? Tanıdıkların içinde öyle biri var mı? Sevdiklerin arasında seni hiç yokken seven biri var mı? Örneğin, yüzün ortada bile değilken yüzünü özleyen biri var mı?

Nasıl olabilir ki? Seni en çok sevenler bile seni sen varolduğun için sevdi. Şimdi sen, seni sen yokken bile seven birini düşünmek istemez misin? Seni sen var olduğun içen sevenleri hatırladığın kadar, seni sevdiği için var edeni hatırlamak istemez misin?

Kendini kendinle çarp

Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin.  Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın. Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun. Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun. Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok. Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar. Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil. Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.

Şimdi tekrar düşün. Sen, en azından yüzüne bakarak anlayabileceğin gibi, seni yaratan için bir  tanesin, biriciksin, çok özelsin. Aynaya bakıp yüzünü gördüğünde, hep bunu hatırla. Sen hayran olduğun birilerine benzediğin için önemli değilsin. Sen şarkılarını severek dinlediğin şarkıcı gibi konuştuğun için özel değilsin. Sen giydiğin ayakkabı sayesinde, tuttuğun takımın başarıları yüzünden, tişörtünün üzerinde yazan marka için biricik değilsin. Sen, sadece �Sen� olduğun için önemlisin. Seni biricik, bi�tanecik ve özel olarak yaratan, yaşatan bir Yaratıcı seni önemsediği için önemlisin.

Kendini kendine böl

Etrafına bir bak. Ne kadar çok insan ne kadar çok şey peşinde koşuyor. Çok para, çok mal, çok yer, çok iş, çok yemek, çok araba, çok tatil, çok çok� Ne kadar telaşla yaşıyorlar. Herkesin çok acelesi var, çok telaş içindeler, çok koşturuyorlar, hep bir yerlere yetişmek istiyorlar. Durup kalsalar kaybedecekler sanki..  Koşturmasalar ellerindekileri düşürecekler gibi.
Şimdi bir de kendine bak. En çok ne mutlu ediyor seni? Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor? Kaç sahici arkadaşın var? Kaç sırdaşın var? Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor. Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni. Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler�

Şimdi geri dön. Dur ve yeniden bak. Meydanlarda koşturan insanların aradıklarını bir düşün.  Merdivenleri telaş içinde tırmanan, otoyolları son hızla tüketen kalabalıkların neyin peşinde olduğunu düşünmeye çalış. Aslında onların çoğu senin çoktan bulduğun çok az şeyin peşinde. Ama çok koşturdukları için bir türlü durup kendilerine soramıyorlar. Yazık ki aradıklarını sandıkları şeyi bulduklarında da tanımayacaklar.

Sen senin için önemlisin. Biricik olduğun için önemlisin. Kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırak. Kendini kendinle kıyasla. Kendini başkalarının yaşadıkları ile tanımlamak yerine kendi yaşamınla tanımla. İçinde başkasının plağı çalmasın. Kendi sesinle konuş. Kendi yüzünle bak hayata. Kendini önemli bilerek yürü sokaklarda.

Nefes alıp verebildiğin için, güneşe çıplak gözle bakabildiğin için, rüzgârı hissedebildiğin için mühimsin. Yaratıldığın için önemlisin. Kendini kendine bölersen, eline tam tamına bir 1 geçecek. Ne yarımsın, ne eksiksin, ne de kimselerin seni tamamlamasına ihtiyacın var. Sen mühimsin.

Dr. Senai Demirci







Sorunsuz evlilik mi dediniz? Niye sorunsuz olmak zorunda evlilikler? Neden insanlar sırf evlilik sorunsuz olmak zorunda diye düşünmekteler?

Oysa başka her yerde sorun var. İnsan ilişkilerinin her türlüsünde sorun var. kabul edelim ki; iki insanın olduğu her yerde sorun vardır. Hele de eşler arası sorunlar ve pürüzler olmazsa olmazdır neredeyse. Bir de aşk için bir araya gelmişseniz, ister aşkın sonucunda, ister aşkı inşa etmek üzere sorunsuz ve pürüzsüz yaşamanız bir şeylerin doğal olmadığına işaret eder. Ne zaman eşinizle bir sorun yaşasanız avucunuza bakın.

Sorunların olabilirliğini kabul ederseniz Çözümlerinizde hemen elinizin altında, avucunuzun içinde.... sevildiğinizden ve sevdiğinizden şüpheye düşerseniz avucunuzu açıp parmaklarınızı sayın.

Baş parmağınıza bakın önce. Size en yakın olan parmağınız. Diğer dört parmağın hareketlerini anlamlı kılan o. Gerektiğinde her parmağın yanında hazır oluyor, yardımına koşuyor. Vazgeçebilir misiniz başparmağınızdan?

Peki ya eşinizden? Size en yakın o iken kesip atabilir misiniz onu hayatınızdan? Her halinizde hemen yanı başınızda olmuşken ve olmaya hazırken, gözden çıkarır mısınız eşinizi? Hayatınızda başka her şey onun yakınlığı ile sevimli geliyor değil mi size? Bütün akrabalarınızla ilişkilerinizi eşinizin yakınlığı anlamlı kılıyor değil mi?

Şimdi de işaret parmağınıza bakın. Güzel bir şey görseniz hemen onu uzatırsınız. Beğendiklerinizi gösterirsiniz onunla. Doğru olanı onunla işaret edersiniz.

Eşinizi de onca insan arasından parmakla gösterilir bulmuyor musunuz? İlk gördüğünüzde, ilk sevdiğinizde, yüreğiniz ilk ısındığında, kalbiniz tıpkı işaret parmağınız gibi onu göstermişti size. Şimdi nasıl yalancı çıkarırsınız kalbinizin işaretini? Nasıl güvenmezsiniz kalbinizin seçimine? Hem sonra işaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu güzel şeyler yaşamadınız mı onunla? İşaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu doğruları paylaşmadınız mı onunla? Şimdi kesip atacak mısınız işaret parmağınızın size gösterdiğini? Elinizin tersiyle itecek misiniz kalbinizin işaret ettiğini?

Orta parmağınıza bakın şimdi. En uzunu o parmaklarınızın arasında. Yüksekte duruyor. Hepsinden öteye uzanıyor. Vazgeçebilir misiniz orta parmağınızdan? Hepsinden uzun diye lüzumsuz görürü müsünüz onu?

Peki ya eşiniz? Bütün kadınlar yada erkekler arasında kalbinizin sırlarına aşina olacak kadar farklı değil mi o? Bütün kadınlar ve erkekler arasından sizin için özel olarak sıyrılıp gelmiş değil mi? O sizin için en yüksek konumda değil mi? Sizi başka bütün erkekler ve kadınların üzerinde tutmadı mı? Vazgeçebilir misiniz ondan şimdi? Onu herhangi bir kadın yada erkek gibi görebilir misiniz?

Şimdi de yüzük parmağınıza bakın. Parmağınızı ne zamandır çevreleyen o altın yada gümüş halkayı ilk taktığınız günü düşünün. Ne kadar heyecanlıydınız değil mi? Hayatınızın kadınını yada erkeğini bulduğunuz o günü yeniden yaşayın. Tekrar bakın eşinizin gözlerinin içine. Onu kendinize biricik yapan sırrı yeniden hissedin. Eşinizin sırf size razı olması onu sizin için biricik yapmaya değmiyor mu? Şimdi yüzük parmağınızı atabilir misiniz elinizden?

Ve son olarak serçe parmağınıza bakın. Ne kadar da incecik ve zayıf değil mi? Eşinizin kalbi gibi. Size sırlarını açmış, sizin sırlarınız paylaşmış bir kalp sizin için süslenip bezenmiş paha biçilmez bir ayine gibidir. Bakınca kendinizi gördüğünüz bu ayna, öylesine kırılgandır ki, sizden gelecek küçük bir fiske parçalayıp köreltebilir onu. Özellikle size karşı savunmasızdır ve özellikle sizden gelecek darbeler onu en hassas yerlerinden çatlatabilir. Başkası karşısında bu kadar kırılgan değildir eşiniz. Tıpkı serçe parmağınız gibi... şimdi dilerseniz vazgeçin serçe parmağınızdan. Nasılsa ince ve zayıf diye koparıp atın onu elinizden. Hiç olur mu?

Şimdi yeniden bakın ellerinize!beş parmağın beşi birden aşkı gösteriyor. Avuçlarınızın içinde hissedin aşkı şimdi. Aşk elinizin altında! Canlı, sıcak ve yakın....

senai demirci

Ve yeryüzüne cemre düşer...
Toprağın, suyun ve havanın tüm canlıların hasretini dindiren,
o nadide, sevgi dolu cemre düşer...
Nice canlının beklediği bereket, yeryüzünde buluşurlar,
hem de verdiği randevusunu hiç geciktirmeden...
Sözünde durur cemre ve onu bekleyen her şeyi mutlu eder...
Beklenir cemre...
Onu beklemek de kavuşmak kadar güzeldir...
Hasreti aylar sürer,
kavuşulduğunda ise tüm yaşanan zorluklar unutulur...
Buz tutan yeryüzü,
cemrenin yüreğindeki sevgiyle buluşunca erir, kendine gelir...
Toprağına, havasına, suyuna sevgi düşürür cemre...
Her beklenen güzel şey gibi, birçok güzelliğe gebedir cemre...
Her yeni umudun bir habercisi, her gözyaşının tebessümüdür adeta...

Cemre düşmeden yeryüzüne, bekleyişin en güzelidir yaşanan.
Hani bir söz vardır bilirsiniz:
“Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir” diye...
Gelecektir Hakk’ın verdiği izinle vaad ettiği zamanda cemre...

Bekleyen tüm canlılara hayat kaynağı olmaya,
yeşermek için sevgi arayan çiçeklere sevgisini sunmaya,
açılıp koku saçmak için bekleşen güllere dokunacaktır cemre...
Sevgi doludur o. Sımsıcak haberlerle gelir...
Sarmaş dolaş olur onu bekleyenlerle...

Tüm sevgisiyle, tüm ahengiyle sarmalar onu bekleyenleri...
Yaradan her yarattığının gönlüne aşkı koymuştur...
Öyle ya cansız dediğimiz taş bile, Rabbini anmaktan aciz değildir...
Ve fark ediyorum şimdi, cemre de o aşkla gelir yeryüzüne...
O aşkla sevgisini sunar onu bekleyenlere...
Her sevgi aşıladığında, aşkı bir kat daha büyür biliyorum...
Ve sınırlarını kaldırmıştır cemre,
öyle ki bir gün bir bakmışsın senin de gönlüne düşüvermiştir...

Ve gönlüme düştü cemre...
En saf, en masum halinde yakalayıvermiştir seni...
En ihtiyaç duyduğun zamanda bulmuştur seni...
Hiçbir şeyin seni avutmayacağı bir anda gelmiş, konmuştur yüreğine...
Saymak isteyip de sayamadığım tüm güzellikleri taşıyan cemre...
Bereket olan, sevgi saçan, aşkı nakış nakış gönle işleyen cemre...
Herkese dokunur cemre, eğer beklenirse...
Tabi her canlının beklediği cemre farklıdır...
Beklenilen en güzel şeydir gönlüme değen cemre...
Yeryüzüne ait bir terim olarak bilinen cemrenin belli zamanları vardır...
Senede üç kere düşer yeryüzüne ve çok değerlidir...
Ama gönlüme düşen cemrenin zamanı yok,
mekânı yok, öylece gelir dokunur yüreğime...
Öyle güzeldir ki benim cemrem,
her saniye yüreğime dokundurur sıcaklığını durur...
Durmaz, hep hissederim onu ben. Hisseder misiniz bilmem...
Ama hissetmeyi bilenlere dokunur cemre.

Gönlüme düştü cemre...
Senede üç değil, her gün düşer cemre...
Toprak, hava, su değil adları...
Gönlüme düşen cemrem...
Adını sen koy...


Kaynak

...

25/4/2009

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için
evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da
ısıtırdı...

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik
beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu
özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım.
Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can
atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı,
evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.


Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal
kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte,
sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne
bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla
değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi
ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği
benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına,
hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.


Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak
masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' diye başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip
çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar
düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve
varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu
kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki
krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını
hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için
ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması
kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem,
saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem,
merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin -
gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için
gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o
çiçeği senin için koparırım bir tanem.'


Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok
sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu
susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O
çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.


Bu gerçek aşktı.



İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler
sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de
hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik
değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda
bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette
gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi
kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.


Kaynak

 

Unutmak ne dipsiz bir şeydir ki, unutanlara unuttuklarını bile unutturur.
Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.
‘Nisyan’dan unutuluştan çıkarıldık her birimiz.
Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık.
Hatırı sayılır olduk.
Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda.
Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar.
Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancı kılıyor.
Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden.
Yaşarken ölümle aramıza sahte uzaklıklar koyuyoruz.
Unutulmak korkusu bu…
Galiba en çok unutulacağımızı unutuyoruz.
Ve herkesin unuttuğu anlarda, “hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda hatırımızı tek sayanın Yaratıcımız olduğunu unutuyoruz.
Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi, bize senin zikrini unutturma Rabbim.
Hatırla ki toprak ayağının altından çekiliyor.
Ellerin son defa dokunuyor güle ve güne.
Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun.
Göz kapaklarının kapanışı seni bir dağın ardına götürecek.
Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun.
Varlığın incecik dudaklarda kuru bir söze dönüşecek.
O dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın mesela.
Hatıran bir taştan ve bir hüzün renkli topraktan ibaret kalacak.
Kahkahalar seni yalnız bırakacak.
Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak.
Sana arkalarını dönecekler.
Dönüp yüzüne bakmayacaklar.
Senin kokun uzakları kokusu olacak.
Tenin toprağın soğuğunu tadacak.
Ve gelecek ÖLÜM;
Gözleri gözlerin olacak.
Hatırla ki yarınki gün seni taze bir toprak yığınının altında bulacak.
Bir gün saatinin akrebi senin uzanamadığın zamanlara doğru dönecek.
Sen olmayacaksın…
Kolunda ki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak.
Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak.
Yüzüne gün ışığı vurmayacak.
Hayatının ebedi rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın.
Ya küle dönecek ya GÜLE DÖNÜŞECEKSİN.
Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin.
Yüzün solacak
Ellerin hiçbir yere varmayacak
Parmakların hiçbir şeyi göstermeyecek
Ve ayaklarının altında hep boşluk kalacak
Unutma ki şimdi toprak ayağının altından çekiliyor.
Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun.
Unutma ki elinle ölüme dokunuyorsun
Elinle ölümü dokuyorsun
Hatırla ki gözlerin ölüme bakıyor
Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor
Hatırla o zamanı ki sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun
En son kaleminin karanlık izi kalıyor soğuk sayfalarda
Ve sözlerin kırık dökük hatıralara dönüşüyor
Solgun bir gül gibi elden ele dudaktan dudağa taşınıyor
Hatırla…
Hatırla ki sen sözleri genç kalpleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin.
Hatırla ki sen masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın.
“Baba!” çığlıklarını yetiştiremiyor sana oğlun.
Elinin sıcağı özlenen sevgilisin sen.
Hatırla…
Hatırla ki bir mezar taşında iki rakam arasında çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin.
Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın bile seni unuttu diyelim…
Ve hep başkaları var dışarıda..
Hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında
Kimsenin tanıdığı değilsin artık
Kimsenin özlediği değilsin
Kimsenin beklediği değilsin
Kimsenin ardı sıra gözyaşı döktüğü değilsin
Kimsenin ölüsü de değilsin
Tıpkı şimdi olduğu gibi
Oysa sen ve sonun ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize
Ey Rabbim senden bir teşehhüt miktarı ömür
Bir LA İLAHA İLLALAH miktarı ölüm istiyorum senden.
LA İLAHA İLLALLAH……

 

****************************



Hayat, herkes için farklı farklı anlamlar taşır.

Hayat denilen süre, ona yüklenilen anlamla değer bulur.

Hayat, duygu ve düşüncelerin gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir zaman dilimi.


Güzel duygu ve düşüncelerle aydınlanan ya da çirkinliklerle kararan bir ömür.

Kısacası bir sınav hepimiz için.

Duygu, düşünce ve hareketlerimizle iyi, güzel, doğru biçimde şekillendirdiğimiz günler, aylar…


Ya da kötülüklerle kendimize de, çevremize de karattığımız bir dünya.

Hayata anlamlı olarak bakan bir göz, onun önemli bir sınav olduğunu bir çırpıda anlar.

Hayat, iyilikle kötülüğün, güzellikle çirkinliğin doğrulukla yanlışlığın, sevapla günahın iç içe yaşandığı bir âlem.

Bu nedenledir ki hayat, karşımıza her zaman iki yol hâlinde çıkıyor: Hayır ve şer…

Hayat ağacında gül de biter, diken de…

Hayatın sırrı, bu iki kavramı algıladığımız zaman çözülüyor.

Toplum hâlinde yaşayan insan, bu iki kavramla her an karşı karşıya.


Her olayda bir yol ayrımında kalıyor insan. Olumlu ya da olumsuz bir tavırla atıyor adımlarını.

İnsanın başarısı ve mutluluğu, hayatını olumlu adımlarla sürdürmesine ve hayatın dikenlerine rağmen tercihini hep gülden yana koymasına bağlı.

Çevremizde duygu, düşünce ve davranışlarıyla elbette dikenden yana insanlar olabilir.

Bu insanlar, yalnızca dikenden yana olmakla kalmayıp güle de düşman olabilirler.


Bizim görevimiz, buna rağmen gülden yana olmak. O insanların da güle dost olabilmeleri sağlamak.

Kimi insanlar çeşitli nedenlerle dikeni gül olarak da görebilirler. Dikeni önemsemeyebilirler.


Gül bahçesine dönüşebilecek hayatı, bilerek ya da bilmeyerek yaşanamaz hâle dönüştürmeye çalışabilirler.

Görev ve sorumluluk belli:


Hayatı bir gülistana dönüştürebilmek.

Hayatta bir bahçıvan olduğumuzu unutmamak. Gül yetiştirmek.

İnsanoğlu için “beşer, şaşar” der atalarımız.

Kimi zaman heva ve heveslerimize yenilir, nefsimize uyarak biz de yanlış davranışlarla, yanlış işler yapabilir, yanlış tercihlerde bulunabiliriz.


Kimi zaman da bilmeden yaparız bu yanlışlıkları. İnsanız ya…Şaşarız, şaşırırız.

Çevremizdeki dostlar, gül insanlar bizleri uyarır. Pişmanlıkla, tövbeyle dikenlerden uzaklaşıp gül bahçesine yöneliriz yeniden.

Sevgili Peygamberimiz, gül yüzlü, gül kokulu Gül Peygamberimizdir.


İnananlar olarak onun gül yüzünü özler, gül kokusunu içimize çekmek isteriz sonsuza dek.

Gül medeniyetimizi kuran örnek insanları her zaman rahmetle anarız.

Gül ve dikeni, hayır ve şer kavramlarıyla ilişkilendirmek te mümkün.

Gül güzelliğiyle, kokusuyla hayrı çağrıştırır. Dikense verdiği acıyla şerri hatırlatır.

Ne var ki sınav için, gülün kıymetinin bilinmesi için dikene ihtiyaç var. Güle ulaşırken dikenlere takılmak da mümkündür.


Güle ulaşmak, güzelliği yakalamak elbette kolay değil. Bu da bir sınav…

Dikenlere aldırmadan güle yönelmek, onu koklamak…

Gül Peygamberimizin yoluna bin bir türlü dikenler atıldı. Atılan taşlarla gül medeniyeti yıkılmak istendi.


Ama O, “sağ elime güneşi sol elime ayı verseniz de”, diyerek gül medeniyetinden vazgeçmeyeceğini haykırdı dünyaya.

Onun güzel, gül sözleri hayatımızı renklendirdi. Yolumuzu aydınlattı.

Gül, hep dikenle birlikte anıldı.

Hayat, zıtlıklarla iç içe yaşandı. Geceyle gündüz, akşamla sabah, güzellikle çirkinlik gibi gülle diken de hayatı anlamlı kıldı.
Dikene rağmen, gülden yana olmak bir ideal oldu.

Dikenler olmasaydı, gülün değeri bilinir miydi?

Dikensiz gül yok. Hayat, gülüyle dikeniyle birlikte devam ediyor.

Gönlümüz gülden yana.

Aşkımız gül.
Dikenle oyalanmak, dikene takılmak sevgimizi azaltır elbette.

Çevremizde gördüğümüz çirkinlikler, kabalıklar, yanlışlıklar birer diken. Bu dikenleri ortadan kaldırmak ve azaltmakla sorumluyuz.

Atalarımız: “Gülü seven dikenine katlanır.” diyor. Güle sevgimiz, dikene de katlanmamızı ister bizden. Ne var ki buradaki katlanmayı doğru biçimde algılamamız gerek. Katlanmayı, dikeni hoş görmek değil, dikene de tahammül ederek, onu da güle dönüştürmek biçiminde anlamak gerek.

Bir arkadaşımızın, bir komşumuzun diken olarak gördüğümüz yanlış işi, çirkin davranışı, bizi ondan uzaklaştırmamalı. Onun dostu, arkadaşı isek, onun dikenden zarar görmemesini sağlamaya çalışmak gerekmez mi?
Güzellikler arttıkça çirkinlikler azalır.

Işığın gelmesiyle karanlıklar aydınlanır.

Hayır gelince şer gider.

Çirkinliklere karşı, şerre rağmen, güzelliklere, aydınlığa ve hayra doğru yol almak.

Hayatı gül bahçesine çevirebilmenin en önemli şartı bu!



Kaynak

Sevgiye Dair

12/4/2009



Ne mutlu ALLAH için yüreğini ortaya koyup konuşanlara; ALLAH'ın gör dediği yerden görüp ALLAH için sevenlere..

Sevgi yaşamanın tek sebebidir ve var olan her şey sevgi üzerine kurulmuştur hayatta. Ayrılıksa vuslatın inşa merkezi olmuştur hep. Yaşamak için sevginin esas olması gibi,kavuşmak içinse ayrılık şart olmuştur her daim. Sevgi yüzleri güldürdüğü gibi,ayrılıksa hep hüzün yansıtıp ağlatmıştır insanı.

Ancak; bazı hasretler vardır ki vuslattan daha hayırlı olur. Bazanda vuslatlar vardır ölümden daha ağır gelir. iman edip cennetle müjdelenmek, ve ya küfre banıp cehennemde sonlanmak gibi. Ve yine insanoğlu için, cennet sevgi üzerine inşa edildiği gibi, cehennemse ayrılık üzerine kurulmuştur. Böylece dünya ve ahiret imtihanı tayin edilmiştir kula . Bu zorlu sınavın akabinde ya cennette ebedi Cemalullah muhabbetiyle baki bir ömür armağan edilir, veya cehennem hayatıyla ebedi bir zulüm tattırılır insanoğluna.. Önce "bilinmiyordum kendimi bildirdim" diye buyuruyor Rabbimiz..Sevgi sunuyor bizlere ve sevdim yaratıp kulum dedim diyor..Ben "sevdim" ve seni "severek" var ettim! Sende "ara/bul" ve "sev" manasında..

Bizleri yaratmadan önce ezelden var olan Rabbimiz, yine bizleri yaratmadan önce bizlere hizmet için kainatı yaratıp hizmetimize sunmuştur. Sevgi ile donatıp en sevdiğini sevip ve bizleri o sevdiğinin hürmetine salmıştır yeryüzüne. Hz. Muhammed (sav) Rabbimizin en çok sevdiği ve ilk yarattığı en şerefli varlıktır. Ardından onun hürmetine yaratılmış tüm Peygamberler, islam alimleri ,gönül sultanları imanı ve sevgiyi anlatmışlardır asırlar boyu. Yılmadan usanmadan..

Sevgi inanmaktır. Sevmekse iman etmektir. Sevgi barınmayan tek bir şey yoktur yer yüzünde. Hayvanlar, çiçekler, dağlar, taşlar, sular, denizler, karalar, her şey, her şey ışıl ışıl sevgi çağlar insana. Yağmur inat edip ben yağmam demişmidir bir kere? Irmaklar kurumuşlarmıdır yatağımdan çıkmam diye? Güneş tek bir gün olsun küsmüşmüdür dünyaya? Zira kainatta var olan her şey kendi lisanı halleriyle yaratıcıyı zikretmektedirler. İki gün art arda gece olsa kainatın bütün dengesi bozulur. Yalnızca kainat değil, insan ve yaratılan tüm canlıların alemleride perişan olur. Dün yapmış olduğumuz hiç bir şey bu gün devam edemez hale gelir. Ama güneş her gün yeni bir umuttur, yeni bir diriliştir diye aksatmadan doğuyor üzerimize. Sıcacık ısısıyla beraber salıyor sevgi dolu ışınlarını yeryüzüne..

Var olan her şey bu kadar açık Rabbi zikredip itaat ediyorken, insanoğlu gafletin pençesinde putlaştırdığı yaşam tarzının esareti altında boşa ömür tüketiyor çoğunlukla. Günümüz dünyasında gerçek manada öze vefa diye bir şey kalmamış yazık. İnsan kendi dahi kendi özünden habersiz olarak yaşıyor çoğu zaman. Bir kısım beşer kirletmiş var olan her şeyi. Nedendirki hep uzaklarda arar insan kendini. En kalpsiz bir zalim dahi duygu barındırır içinde oysa. Varlığı tümüyle bir mucize olan insan kendini iç alemine hapsettiği için, karanlık alemini aydınlatamaz olmuştur. Çoğunlukla işlemiş olduğu bir günahın ardından yeise düşer ve hemen ardından şeytan bir umutsuzluk fısıldar insanın içine. Ve özellikle vesvese ile bunalıma sokup maneviyatını öldürmeye çalışır insanın. Nefs ve şeytanın vesvesesine uyan insan, an be an kendi canının cellatı olur ve kendini parça parça öldürür en sonunda. Ölüm yalnızca bildiğimiz ölüm değildir tabiiki. İnsan edebini, terbiyesini, ahlakını, inancını ve ruhunuda öldürebilir. Ve işte asıl ölümde bu zaman gerçekleşmiş olur.

Günlük hayatımızda sevdiğimiz çok şeyler vardır. Mesela bir insanı severiz,bir dostu severiz, bir çiçeği severiz veya böyle bir çok şeye sevgimizi harcayıp tüketiriz. Güzellikleri sevmek ibadettir, sevgimizi büyütmeye fayda sağlar. Ancak birde malayani şeyler var ve yazıkki sevginin çoğu bunlara harcanıyor günümüz dünyasında. Bir beşer düşünün sevgisini haramda tüketen. Bir aile düşünün ekran karşısında ailece müstehcen sahneleri seyrederek saatler tüketen. Bir insan düşünün pop yıldızına aşık olmuş derecesinde aklını fırlatmış.
Ve bunlar gibi daha niceleri..

Nerelere harcıyoruz sevgimizi. Ne kadarda yazık ediyoruz kendimize..

Oysa Peygamber aleyhisselam "kişi sevdiği ile beraberdir" buyuruyor..

Günlük kaç saatimiz hz. Peygamberle geçiyor acaba? Ve ya kaç sünnetini bunu "Peygamber'im hayatında uygulamış bende kendi hayatımda uygulayayım" diye hayatımıza yansıtıyoruz düzenli olarak. Bir hadisi şerifte buyruluyor ki "ALLAH bir kulun kalbini günde yetmiş defa yokluyor diye."

Bu demekki; Rabbimiz günde yetmiş defa bizlere olan sevgisini ifade ediyor. Benim kulumsun sana verdiğim sevgime ihanet etme! "Ne için var edildiğini hatırla diye." Bizlerde, en çok sevdiğimizi yanımızda görmek isteriz hep değilmi? Tüm zamanımızı onunla tüketmek isteriz..

Ancak ne kadar çok sevmiş olsakda,bizler Rabbimizin bizim kalbimizi yokladığı kadar arayıp soramayız. Onun bizleri sevdiği kadar sevemeyiz. Oysa Rabbimiz bizlere karşı ne kadarda cömerttir. Yarattığı her şeyi hizmetimize sunmuştur. Ve her şeyden öte "Bizleri kendine muhatab seçmiştir." İnsan sevmediği bir şeyle meşgul olamaz. Sevdim sanıp meşgul olanlarsa bir müddet sonra sıkılır ve değiştirme ihtiyacı duyarlar hayatlarında. ondan mutlaka bir şekilde ayrılıp kurtulmanın yollarını ararlar. İşte bu noktada insanın neyi sevdiği ve kalbini neyle işlettiğide çok çok önem arzetmektedir. Kalpleri evirip çeviren ve inşa eden ALLAH olduğu gibi o kalpleri temiz tutmakda insanoğluna verilmiş bir görevdir.

Meşhur bir söz vardır.Ayrılığın bir saniyesi bir sene kadar uzundur, kavuşmanın ve beraberliğin bir senesi bir saniye kadar kısadır diye.

Tabii olarak yine bu sevgi üzerinedir sevgi olmasa ayrılık olurmu..

Bu noktada Bediüzzaman hazretleri şöyle buyuruyorlar..

Bekâyı isteyen insan kalbi, fani mahbublarla olan bir senelik visalde, yalnız bir saniyecik zerre gibi zevk alabilir. Ayrılık ise; saniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü; ayrılığın meydanı geniştir. Gerçi bekâyı isteyen bir kalbde, bir saniye ayrılık bile seneler kadar tahribat yapar. Zira hadsiz ayrılıkları hatırlatır. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün geçmiş ve gelecek ayrılıklarla doludur.

Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü bâkî, uzun, faideli, meyvadar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin gereğidir, Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü; Bakiye müteveccih olan şey bekanın cilvesine mazhar olur. Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır ve madem bu fani ömrü bâkî ömre çevirmenin bir çaresi var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyetini kaybetmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkanı fiile çevirmeye çalışacak ve ona uygun hareket edecek. İşte o çare budur; ALLAH için işleyiniz. ALLAH için görüşünüz, ALLAH için çalışınız... Lillah Livechillah, Lieclillah rızası dahilinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer.

Evet; kendine yönelmiş bir gönüle karşı ALLAH (cc) "ALLAH seni ne terketti ne de darıldı" (Duha, 93/3) âyetinde dendiği gibi.. O kapı kapanmayan tek kapıdır ve o kapının tek anahtarı ALLAH için sevmektir..Sevgiyi ALLAH yolunda tüketmektir ve sonunda hiç şüphesiz insan baki alemde Rabbin cemali Rasulullah"ın ümmeti olmakla mükafatlanacaktır..


Mehtab Sıla Dallı