Sual: Kendimizde bulunan kötü bir huydan kurtulmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmanın sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeğe, bunun zıddını yapmağa çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak gerekir. Çünkü insanın alıştığı şeyden kurtulması müşküldür. Kötü şeyler nefse tatlı gelir.
İnsanın, kötü şey yapınca, arkasından riyazet çekmeği, nefse güç gelen şey yapmağı adet edinmesi de, faideli ilaçtır. Mesela, bir kötülük yaparsam, şu kadar sadaka vereceğim, veya oruç tutacağım, gece namazları kılacağım diye yemin etmelidir. Nefs, bu güç şeyleri yapmamak için, onlara sebep olan kötü adetini yapmaz. Kötü ahlâkın zararlarını okumak, işitmek de, faideli ilaçtır. Bu zararları bildiren hadis-i şerifler çoktur. Bunlardan İslâm Ahlâkı kitabındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şunlardır:
(Allah katında kötü huydan büyük günah yoktur.) Çünkü, bunun günah olduğunu bilmez. Tevbe etmez. İşledikçe, günahı katkat artar.
(İnsanların hiç çekinmeden, sıkılmadan yaptıkları günah, kötü huylu olmaktır.)
(Her günahın tevbesi vardır. Kötü ahlâkın tevbesi olmaz. İnsan, kötü huyunun tevbesini yapmayıp, daha kötüsünü yapar.)
(Sıcak su, buzu erittiği gibi, iyi ahlâk da, hataları eritir. Sirke, balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da, hayratı, hasenatı mahveder.)
Bir İnşirah Ayeti Kadar SANA geldim
5/5/2009İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..
“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)
“Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)
Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.
“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)
“Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8)
N’ola n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…
kaynak:
İnsanlar dört kısımdır..
4/5/2009İNSANLARI DÖRT BÖLÜMDE ANLATMAK (Abdulkadir Geylani (k.s) )
İnsanlar dört kısımdır.
BİRİNCİSİ: Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir. ALLAH (CC) buna hayırvermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunusevmezler. Şu var ki; Bir gün ALLAH (CC) rahmeti iktizası bunları yolagetirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatlarıvarsa onlar da hak yola girerler.
Ama sakın bunlardan olma,onların ahlakını alma, onların hareketlerine katılma… Hikmeti ise:Onlar azap, gazap ve felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir,arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim sahibi isen, onlara yakınlık sanazarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten, doğru yolu gösteren bir insanolursun. Eğer kendine güveniyorsan onların arasına gir ve Hakk'a (CC)davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır. Görürsün ki; busohbetin hoş oluyor. ALLAH (CC) sana, Resullerin (AS), Nebilerin (AS)kadar sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber (SAV) Hz. Ali'ye(KV) buyurduğu bir Hadis-i Şerifi nakletmek yeter:
- "ALLAH (CC) bir kimseyi vasıtanla doğru yola getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir."
İKİNCİSİ:Dili vardır, kalbi yoktur. Herkese hikmetten konuşur ama kendisi ameletmez. İnsanları doğru yola çağırır, kendisi kaçar. Başkasının hatasınıbüyük görür ama kendisi durmadan yapar. ALLAH'a (CC) karşı edep veterbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları işlemeye devameder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni yutanhayvana benzer.
Peygamber (SAV) Efendimiz bu adamın durumuna işaret ederek:
- "Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey dilli münafıklıktır."
Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i Şerifleriyle de:
- " Ümmetim için en korkulacak şey kötü bilginlerdir."
Buyurmuştur…
ALLAH (CC) cümlemizi bu gibilerden korusun.amin
Buzümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü senialdatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür.
ÜÇÜNCÜSÜ: Kalb sahibidir, ama dili yoktur. Halbuki o ALLAH'a (CC) taminanmıştır. ALLAH (CC) da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerinemanevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnızkendi ayıbını görür ve onu gidermeye çalışır. Kalbi tevhid nuru iledoludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onlarınağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta,sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber (SAV) Efendimizinşu hadisi-i Şerifini candan duymuştur.
- "Susan kurtulur."
O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır:
- "İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükûttadır."
Buzat velidir. ALLAH (CC) onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selametiçinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. ALLAH'ın (CC) rahman sıfatı ondatecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri seçilir. Bugibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hakk (CC) onunişini gördürür, halk onu sever. Sen de sev, ona yaklaş… Böyle yaparsan,ALLAH (CC) da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onlarınhürmetiyle yüce ALLAH (CC) seni sevgili kulları ve salih kişilerarasına katar.
DÖRDÜNCÜSÜ : En yüksek derece buna verilmiş ve melekut aleminde kendisine: "AZÎM"
Adı verilmiştir.
İşte Hazter-i Nebi (SAV) bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur:
- "Bir kimse öğrenir öğretirse… Ayrıca bildiği, öğrettiği ile amil olursa melekut aleminde ona, AZÎM ismi verilir."
Buzat, alim-i billah'tır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onunolduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. ALLAH-üTeala (CC) birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiçkimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul,ALLAH (CC) tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakk'a (CC) cezbedilmiştir.İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayetyolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırlarıanlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Buzat, ALLAH (CC) yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülüklerionlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, ALLAH (CC)indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir.Resul (AS) ve Nebilerin (AS) vekilidir. İşte Peygamberler (AS), bunlarıvekil etmiştir.
İşte son had buraya kadar… İnsanoğlunun sondurağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar. Sana bu insanlazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzakkalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsanböyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerseselamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. ALLAH'tan (CC) onu iste,yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeyevardırmayan kurtulamaz. Ama ALLAH (CC) başka türlü emretmiş ise bir şeydenemez. ALLAH'ın (CC) doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz.
Eyiman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğergözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine birsığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul.
ALLAH (CC) , bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersin… Amin!…
Kaynak: Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Fütûh-ul Gayb (Gizliden Sesler)
BU AHLAKTAN BİZDE DE VAR MI ?
4/5/2009En kötü ahlak, kanaatinde inatçılık etmek, birinin düzeltmesine asla rıza göstermemek. En güzel ahlak da, yanlışta ısrarcı olmamak, birinin düzeltmesinden memnun olmak. Bu ahlak, daha ziyade Halife Hazreti Ömer'in ahlakıdır.
O, kendi düşüncesinde asla ısrarcı olmaz, birileri gelir de ona kanaatinin yanlışlığını ifade ederse asla diretmez, hemen doğruyu kabul ederek kendi düşüncesini terk ederdi. Bundan dolayı ona vakkaf denmiştir.
Vakkaf; bir arabanın hızla giderken önüne bir engel çıkmasıyla frene basılıp da aniden zınk diye durdurulmasıdır. Hazreti Ömer de bir şeyi kabul etmiş, hızla uygulamaya giderken biri önüne çıkar da onun yanlışlığını söylerse aniden durur, doğru bulursa kabul etmekte asla tereddüt göstermez sonra da şöyle derdi:
- ALLAH razı olsun senden, beni bir yanlıştan kurtardın. Yoksa ben sadece yanlış kanaatte kalmayacak, yanlışı uygulayacaktım da. Bu konuda oldukça ibretli olaylar anlatırlar. Birini geceleri Medine'de birlikte gezdikleri Abdurrahman bin Avf Hazretleri nakleder.
Bir gece Medine sokaklarında gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:
- Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?
Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar:
- Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler...
Abdurrahman bir Avf der ki:
- Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!
İrkilir Halife.
- Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabi:
- ALLAHü Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız.' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!
Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'ın eline uzatarak der ki:
- Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar bize cevaz isteyebilirler.
Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz:
- ALLAH insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrusunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!
***
Ne dersiniz? Sizde de var mı böyle bir anlayış? Siz de kendi düşüncenizi dostlarınıza kontrol ettirir, daha doğrusunu duyunca hemen kabul eder misiniz? Yani vakkaflık sizde de söz konusu mu? Yoksa kimse sizin gibi doğru düşünemez, sizi kimse tashih edemez mi? Siz hep herkesten iyi düşünür, herkesi siz mi düzeltirsiniz?
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Eee?
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
— Neden olmaz?
— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için ALLAH, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: "Ağaç yas iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. ALLAH, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık "Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak" diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, "Ne dediniz hocam?" demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
* * * * * *
maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Unutmayın;
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.
kaynak:
Kâbe ölçülerine göre yapılan tek cami
![]() |
Kabe'nin duvarlarının ölçüsü 11.68, 12.04, 10.18, 9.90 metre. İsmail Ağa Camii'nin duvarları da Kabe duvarları gibi birbirinden farklı ölçülere sahip.
İsmail Ağa Camii, mimarisinden çok sosyal konumu nedeniyle büyük ilgi gören ve önemli bir cami… Mimarisindeki sadelik ve tevazu nedeniyle dış görünüş olarak turistik bir değer atfedilmeyen İsmail Ağa Camii'nin aslında dünyadaki Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?
1723 yılında Osmanlı'nın 56. Şeyhülislamı Ebuishak İsmail Efendi'nin yaptırdığı caminin ölçüleri, en, boy ve yükseklik olarak Kâbe'nin ebatları ile birebir örtüşüyor. Tüm duvarları tıpkı kabe gibi farklı ölçülere sahip. Yani 9m ile 11 metre. Kagir ve kubbeli cami, Lale Devri Osmanlı mimarisinin barok üsluba geçiş örneklerinden. Ana kubbenin iki yanında üçer küçük kubbe daha var. En, boy ve yükseklik bakımından Kábe'yle aynı ölçülerde. Caminin içinde sekiz mermer sütunun üzerinde kadınlar mahfili cemaat bölümünün üstünde, beş küçük kubbe yer alıyor. Kabe'nin çevresindeki revakları hatırlatıyor. .. Bu bölümün sağında ve solunda duvara oyulmuş iki mermer mihrap bulunuyor. İsmailağa Camii, 1894'teki büyük İstanbul depreminde harap oldu, minaresi yıkıldı. Bakırcı ve kalaycılara mesken oldu. 1952'de Vakıflar'ın gözetiminde halkın yardımlarıyla aslına sadık kalınarak onarıldı ve yeniden ibadete açıldı. Yenişafak
Alev Yollarının İffet Süvarileri
3/5/2009Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı.
İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu.
Dalgındı…
Asya her şeyini almış götürmüştü.
“ Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.
***
İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya’nın yolunu tutar.
Annesi yalnızdır.
Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı onbir’dir.
Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.
Annesi, İsmet’ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.
İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.
Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.
Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.
Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.
Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.
Adı Asya’dır.
İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.
Babası Bakan’dır.
İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.
Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.
Bunu farkeden İsmet Öğretmen;
“Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.“ diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.
Asya, ateşten bir gömlektir.
Ve bir gün…
Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.
Okulda kimsecikler kalmaz.
İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya’dır.
Kapıyı kapatır.
Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.
Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.
Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;
“Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !
Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”
İsmet Öğretmen çaresizdir.
Alev vurur yüzüne.
Kıpkırmızı kesilir.
“Hazreti Yusuf’un “Allah’ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.“ sözü aklına gelir.
Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.
Gelen Asya’nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.
İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.
Kitaplarını toplar ve çıkar.
Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım“ der. Belki Hz. Ömer’in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.
Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.
Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”
Öğrencilik yıllarında iken Konya’da dinlediği Ali Ulvi Kurucu’nun sözlerini hatırlar:
“Sevgili gençler! Ben Medine’de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah’ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”
İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.
Asya’nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.
Güller Asya Stepleri’nde solmamalıydı.
Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.
Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.
Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.
Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.
Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya’nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.
Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah’ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.
Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah’tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.
Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.
O’nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.
O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet’imizsin ” demişti.
O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..
İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.
Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.
Odaya girdiğinde Müdür Bey’in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey;
“Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”
Olan olmuştur…
Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.
İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya’dan böyle bir iftirayı beklemez.
Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.
Akasya’dan ayrılmaya karar verir.
Onun ayrılma kararı Asya’yı yıkar.
Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.
Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.
Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.
Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…
İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.
Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”
İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.
Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.
“Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”
Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.
Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.
İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.
Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.
“Sevgili İsmet Öğretmen!
Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini.
Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.
Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz.
Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak!
Güller yanmayacak!
“Ya Rabbi!”dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”
Kur’an
Harun Tokak - Yeni Şafak
kaynak www.bicare.net
Hayırlı Cumalar
1/5/2009
