Konuşan yalnız hakikattir !..

Beşer zulmeder, kader adalet eder...

Rahmetli Turgut Cansever hoca, önce mimarinin özünde idrak edip sonra bir yığın bedii güzelliğin imbiğinden geçirdiği mimari düşüncesini anlatırken "Sanat eseri, varlık tasavvurunun yapılana yansımasıdır." derdi.

Bununla sanatkârın, eserini ortaya koyarken aldığı her kararda varlık ve varlığın gücünü hesaba katması gerektiğini vurgulamak isterdi. Hocanın bakış açısı İslam seciyesine uygun olmak bakımından sanatkârın kendisinde bir meziyet görmesine mani ve hatta mahviyetkârlığıyla tam bir tevazu sembolü olmasını gerektirir. Halbuki bize hep sanatın ferdiliği öğretilmeye çalışılmıştır. Batılı sanat anlayışının insan-tabiat, insan-insan ve insan-Allah ilişkisinde basitten gelişmişe, alçaktan yükseğe ilerlemeyi benimsemiş olması bir bakıma onun sömürgeci yanının da yansımasıdır. Bu durumda insan, tabiatı bütünleyen ontolojik bir parça olmaktan çıkıp yararlanılması gereken bir meta kılığına bürünür. Bu yüzden, ilhamını ve kaynağını İslam'dan alarak kişiler üstü ve yüce bir nitelik kazanan Doğulu anonim sanat ile Batı'nın ego, güç ve akıl eksenli ferdi sanatı ayrı hedeflere yürüyebilir.

Doğulu bakış açısına göre sanat, elbette ahlaki gayeler taşımalıdır. Oysa Batı dünyası yüzyıllar boyunca bu konuda çelişkiler yaşamış, sanat-ahlak çekişmesi hemen her çağda tartışılıp durmuştur. Sanatı ahlak kurallarından bağımsız görmek isteyenler, sanatın kendine göre zaten bir amacı bulunduğunu söyler ve bu amaçta ahlakî olma özelliği aranmasını istemezler. Öte yandan eğer ahlak sanata da kendini kabul ettirirse baskıcı bir ahlakın güdümünde bir sanat anlayışı, icat etme zevkini ve sanatçının özürlüğünü ortadan kaldırabilir. Ahlaksızlığın vicdanlarda bıraktığı olumsuz etki dolayısıyla sanatçı kendini baskı altında hissedebilir ve ibda gücünün önü kapanabilir. Bu durumda güzelliğin ta kendisini arayan bir sanatçının ahlak kurallarıyla mukayyet olması gerekmemelidir. Mademki sanat ruh üzerinde güzel bir etki bırakmak için vardır, o halde bu etkinin ruha yansıması konudan ziyade sanatın kendisinden, yani anlatımdan değil anlatım biçiminden kaynaklanmalıdır. Ancak böyle bir durumda sanat eseri, en çirkin bir konuyu bile işlemiş olsa en güzel bir sanat eseri olabilir. Mesela yılan, hayvanlar arasında en nefret edilenlerden biri olmasına karşın usta bir ressamın fırçasından çıkan bir yılan resmi pekâlâ çok güzel bir sanat eseri sayılabilir. O halde sanat, eserin konusunda değil uygulamanın güzelliğinde aranmalıdır. Bu da sanatçıyı ahlaksızlığın tiksinti ve nefretinden, sanatın takdir ve muhabbetine yükseltebilir. Çirkinliğiyle ünlü bir kişinin tasviri bir romancı için pekala güzel bir sanat göstergesi olabilir. O halde konu bakımından güzel olmayan bir şeyin sanat bakımından güzel olması mümkündür. Resmin çirkinliği ressamın çirkinliği değildir. Hatta çirkin bir yüz de tasvir edilmeye layıktır ve ressamın kudretine delil sayılır. Bu durumda güzel olan şey mutlaka "hayırlı" anlamına gelmeyebilir.

Batı ile Doğu arasındaki sanat anlayışındaki kırılma noktası işte tam da bu "hayırlı"lık bağlamında çelişir. Mademki sanat, aklı terbiye edip merhameti tatmin etmekle yükümlüdür, o halde ahlâkî değerlere ters düşerek maksadından sapmamalıdır. Aksi takdirde amacının sanat olduğunu söyleyen herkes rezalet vadisinde başıboş dolaşır, kutsal olan şeyleri ayaklar altına alabilir, din, ahlak gibi konular onun nazarında değersizdir. Bu durumda sanatçı hakkında "İffeti aşağılamasına kimse aldırış etmemeli, onu yargılamamalıdır" gibi bir yargıya ulaşılır ki bunun adı sanat olmaktan ziyade fesatla dolu bir zihin hastalığı olur. Gerçek sanatkâr, nefsin alçak meyillerine değil, ruhun yüce ihtiyaçlarına hizmet eder. Yoksa güzel her yerde güzel, çirkin her yerde çirkindir. Bu, Uzakdoğu'nun "Sanatçı, eşyanın ilahî âlemdeki şeklini tefekkür ederek görme (yoga-dhyana) yolunu seçmelidir." felsefesiyle de örtüşür. Şair Bursalı Celilî'nin XVI. yüzyılda söylediği "Hâşe lilleh ki müsteâr ola / Şâire müsteâr âr ola (İğreti/geçici olan değildir amaç, mana/iç yerine maddeyi/kabuğu anlatmak bir şair için ayıp sayılır)" beyti o vakit daha bir anlam kazanır ve sanatçı hakikatin peşine düşer. Hayatı müstear (ödünç, mecaz kabilinden, -mış gibi) yaşadığımıza göre sanat bu müsteardan hakikate bir yükseliş olursa, yani hakiki sanatı bize hatırlatırsa sanattır. Eflatun boşuna "Yazıların en iyisi bile ancak bildiklerimizin hatırlanmasıdır" dememiştir. Nitekim Mevlânâ hazretlerinin Çinli ressamlarla Anadolulu ressamlar arasında kurguladığı perdenin sanat vasıtasıyla ortadan kalkması mümkün olur ve ancak o vakit bir sanatçı, içine yönelerek tıpkı bir sufi gibi marifet bilgisine vasıl olabilir. Çünkü bir nakkaş veya şair, maddi ve dış gerçeğe bakarak şekil vermek istediği iç gerçeği gördüğü, -divan şairi gibi- somut olanı örnek vererek aslında soyut olanı anlattığı vakit gerçek sanatçıdır. Geleneksel kültür boşuna dememiştir: Bilgi sonradan kazanılmaz, yalnızca hatırlanır.

İskender PALA - Zaman

Kimse kusura bakmayacak;

Her ne vesileyle olursa olsun, hükümetin böğrüne gayrı nizami bir dirsek çakma hevesi, bazı gazeteleri artık iyice gülünç duruma düşürüyor. Başlık şöyle: "Bir tabu yıkıldı". Nedir bu önemli tabu? 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanması!

1 Mayıs "coşku"yla kutlanmış! Eğer bu doğruysa yetmiş küsur milyon insan, televizyonlarda başka bir şey seyretti demektir. Sözü edilen "coşku" görüntülerinden benim zihnimde kalan kare şöyle: 8-10 civarında polis, sayıca hiç de "orantılı" görünmeyen bir saldırgan topluluğunun karşısında kaplumbağa gibi kalkanlarının ardına sinerek kendilerini, yağmur gibi üzerlerine yağan taşlardan, cam ve çelik misket parçalarından korumaya çalışıyor. Dört dörtlük bir orantısız şiddet tablosu!

O polisler, gece kulüplerinde korumalık yapan özel güvenlik gücü değil; devletin emniyet gücü. O polisler, yüzlerce maskeli saldırganın ölümcül taş yağmurundan korunmaya çalışırken şahsî itibarlarını, çıkarlarını veya babalarının özel mülkü uğruna hayatlarını, sağlıklarını tehlikeye atmıyorlar; kamu güvenliği dediğimiz kavramı dik tutmaya çalışıyorlar. Bizim bazı yayın organlarımız ise polise karşı neredeyse sistematik diyebileceğimiz bir nefret ve düşmanlık tavrında ısrar ediyorlar. Bir nevi, "oh olsun şunlara" edâsıyla sunuluyor bu haberler, herkes farkında!

Farkındayız; her 1 Mayıs'ta emek, sendikal mücadele, işçi sınıfının hakları gibi olumlu kavramlar öne çıkarılarak, asla tasvip edilemez tarzda bir yıkıcı şiddet güzellemesi yapılıyor. Az sayıda olduğu ileri sürülen maskeli marjinal grupların sokak aralarında estirdiği şiddet ve terör hezeyanı, hiçbir şekilde küçük ve önemsiz gösterilemez, tasvip edilemez ve savunulamaz. Eğer böyle bir "tabu" var idiyse ve 1 Mayıs günü "makul katılım"la ve "coşku içinde" bu tabu ortadan kalktıysa, 20 küsur bin polisin uzak illerden celbedilerek belki 24 saat boyunca mesaide tutulması karşılığında ortadan kaldırılan bu tabuyu mânâsız buluyoruz. Bütün bunlar, fiilî zeminini kaybettiğinin bile farkında olmayan bazı kabadayı edâlı sendika aşiretlerinin gönülleri hoş olsun diye katlanılan çocukluklardan başka bir şey değildir.

Anlamaz değiliz elbette; hayli zamandan beri mâlum basın odaklarında polisle askeri birbirine zıt gibi göstermeye çalışan erbâb-ı kalemin niyeti açıktır; "Polis, hükümetin kanunsuz ve kirli niyetlerine hizmet ederken asker, cumhuriyeti ve laik düzeni koruyor" şeklinde sinsi, tehlikeli ve kirli bir kanaati kökleştirmeye çalışmaktalar.

Birkaç gün öncesine dair iki haberi örnek vereceğim; gazetenin biri sayfanın sol köşesinde Bostancı'da şehit edilen kahraman polisimiz Semih Balaban'ın vurulma ânını ima ederek operasyonun eksik taraflarını öne çıkarıyor; aynı sayfanın sağ kısmında ise Lice'de tuzağa düşürülerek şehit edilen 9 askere dair bir haber var ama bu haberde, operasyon kusuruna dair herhangi bir imâ yok. Niçin? Asker de bizim evladımız, polis de; ikisi de neticede milletin hâdimi ve huzurunun muhafızıdır; niçin böyle sinsi habercilik tertipleriyle birini ötekine karşıymış gibi göstermeye kalkışıyorlar ki?

Altını önemle çiziyoruz; imâ ettiğimiz basın kuruluşları, fiilî tekellerinin ve kamoyunu etkileme güçlerinin azaldığını hissettikçe hırçınlaşıp, zümre çıkarlarını devletin güçleri üzerinden ve birini ötekine karşı imiş gibi kışkırtarak savunmaya çalışıyorlar.

Kimse kusura bakmayacak; ben 1 Mayıs'ın polisleri sotaya düşürüp taşlama ve şiddete güzelleme bayramı olarak "coşku"yla kutlanmasından hiçbir şey anlamıyorum. 1 Mayıs'ı marjinalleştirmeye kimsenin hakkı yok.

Genç Sivilleri ise kutluyorum; 1 Mayıs'ın en temiz ve en anlamlı gösterisini tam bir zekâ gösterisiyle onlar yaptılar; helâl olsun.



Ahmet Turan Alkan-Zaman

Karamanoğlu Mehmet Beyi arıyorum; göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı? Bir ferman yayımlamıştı:

Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste, meydanda; Türkçe’den başka dil konuşulmaya diye; hatırlayanınız var mı? Dolanın yurdun dört bir yanını; çarşıyı, pazarı köyü, şehri; fermana uyanınız var mı?

Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim; dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere; gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?

Tanıtımın demo, sunucunun spiker; gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey; hanımağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?

Dükkânın store, bakkalın market, torbasının poşet; mağazanın süper, hiper, gros market, ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?

İlân tahtasının billboard, sayı tabelâsının skorboard, bilgi alışının birifing, bildirgenin deklarasyon, merakın uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?

Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı, beldelerin girişinde wellcome, çıkışında, good-bye okuyanınız var mı?

Korumanın, muhafızın body-guard, sanat ve meslek pirlerinin duayen, itibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?

Seki’nin, alanın platform, merkezin center, büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final, özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?

İş hanımızı plaza, bedestenimizi galleria, sergi yerlerimizi center room, show room, büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?

Yol üstü lokantamızın fast-food, yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde, hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?

İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks, köşklerimizi villa, eşiğimizi antre, bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?

Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik, vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya, desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?

Mesireyi, kır gezintisini picnic, bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag, pekâlayı, oluru okey diye söyleyeniniz var mı?

Çarpıcı, önemli haberler flash haber, yaşa, varol sevinçleri oley oley, yıldızları star diye seyredeniniz var mı? Vırvırık dağının tepesindeki köyde, cafe-show levhasının altında, acının da acısı nes-kaaave içeniniz var mı? Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken, dilimizin çalındığını, talan edildiğini, özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı?

Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk, şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik. Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?

Bir ferman yayınlamıştı….

Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?”

Kaynak:    www.bicare.net

Bunlar Çeşmebaşı dedikodusudur beyler, mahalle çeşmelerinin başında su keşiği beklerken şunu bunu çekiştiren kadınların gıybet ve iftirasından farklı değildir netice bakımından. Fasa fisodur, gayrı ciddidir.

Adam gitmiş dağın başına kazıyor; bir defa kazı iznin var mı kardeşim; bu memlekette tarihî eser aramak, Kültür Bakanlığı'nın özel iznine bağlı. Sen alıyorsun eline kazmayı dere tepe cephanelik arıyorsun. Bulduğun da bir şeye benzese? Beşinci sınıf tarihî eser, kıytırık şeyler. İşte bu yüzdendir ki, usule uygun kazı yapılmadığı gerekçesiyle bulunan lav silahlarının hukukî bir mesned taşıması imkânsızdır. Belki de soba borusu, ne bileyim tarımda kullanılan geniş plastik su borusunun ucuna bir şeyler takar lav diye yutturursunuz ahaliye. Neticede cahil milletimiz; inanır.

O tabancalar, tüfekler var ya; kesinlikle tarihî eserdir, kaçaktır. Patlamaz onlar, zaten mermileri yeşil küf tutmuş. Taşla ezsen yine infilak etmez. Öyle çakar almaz şeylerle darbe yapılır mı ayol? Hem kimmiş bu darbeciler, çeteciler? Akıl var, yakîn var! Darbeci diye tutup cezaevine konulan adamları toplayıp günübirliğine pikniğe götürseniz, ikindiye kalmaz yorulur, acıkır, hastalanır, perme-perişan olur bunlar. Kısm-ı âzâmı yaşlı, asır-dîde insanlar. Zaten görüyorsunuz, kime tutuklama kararı çıktıysa ertesi güne kalmadan vahim derecede sağlık problemleri nüksetti, apar-topar hastaneye kaldırıldılar, müşahede altında tutuluyorlar. Bu kadarı da bir tesadüf olabilir mi; olamaz elbette!

Efendim patlayıcı maddelermiş, plastik bombalarmış; ne malum plastik oldukları, belki cam macunudur bunlar; bilirsiniz hani eskiden camcılar çerçeveyle cam arasına macun çekerlerdi, ondan işte. Belki oyun hamurudur, hatta pekmez bile olabilir. Siz tutuyorsunuz bu muhterem insanları bombacılıkla itham ediyorsunuz, yakışıyor mu?

Üstelik bir de şöyle bir durum var; ne zaman sanıklar lehinde bir hava oluşsa, ne zaman basındaki arkadaşlar -eksik olmasınlar- dört bir koldan çalışıp çabalayıp güzel bir rüzgâr estirseler, patt diye bir cephanelik bulunuveriyor. Hay cephanelik kadar sizin başınıza... desem, buyrunuz bizi de darbecilikten alıverirler içeriye. Senin gömmediğin ne malum kardeşim o tarihî eserleri oraya. Hem sen nereden buluyorsun bakalım o silahları, şeyleri? Nereden bulup da gömüyorsun dağ başlarına, sonra gidip elinle koymuş gibi buluyorsun?

El bombaları! Nedir el bombası? Demode bir silah. Gerçek olduğu nereden belli? Gidersin bir dökümcüye, verirsin resmini, iki gün sonra sana istediğin kadar sahte el bombası... Götür göm dilediğin yere, sonra kazmacıları, gazetecileri getir... Ooh!

Bunları moral bozmak için yapıyorlar, tam, "bu kadar hasta, yaşlı ve muhterem bir insana bu reva görülür mü?" diye yekinecek oluyoruz, haydii bir cephanelik; tam psikolojik üstünlüğü ele geçiriyoruz, al sana bir dinleme kaydı. Onca emek, kampanya foss diye boşa gidiyor.

Bilgisayardan anlayan arkadaşlar söylüyor; birader herkesin sesi taklid edilebiliyormuş; korkunç bir şey yahu. Sadece ses taklidi değil, görüntüler de böyle yapılabiliyormuş. Hatta bizim arkadaşın yeğeni var, o demiş ki, "İsterseniz Oktay Amca'yı Hitler'le tavla oynarken, şakalaşırken gösteren bir video yaparım ama biraz tuzluya patlar!" Bak bak bak... Teknolojideki ilerlemeler müthiş azizim...

Ha, ne diyordum? Kardeşim adamı oraya silah gömerken gördün mü; suç üstü yakaladın mı? Yok! Belki de çobanlar gömdü oraya, ne mâlum. Çobandır bu, lav silahı da lazım olur, roketatar da... Geçiniz efendim geçiniz. Delil dediğin şudur, "kılıç kında iken", dört erişkinin şahâdetini isterim ben azizim, anlıyor musun? Şekk ile yakîn hâsıl olmaz vesselâm; sağolasın Mecelle! t.alkan@zaman.com.tr
25 Nisan 2009, Cumartesi

 A. TURAN ALKAN

t.alkan@zaman.com.tr

Prof. Osman ÖZSOY

Ayşe Arman cumartesi günü Hürriyet'te ilginç bir röportaja imza attı. Röportajda yer alan cümleler adeta şaka gibiydi. Ayşe Arman’ın tarzını bilmesek, okuyucuya 1 Nisan şakası yapıyor sanırdık. Ama röportaj 1 Nisan’da değil 11 Nisan da yayınlandı. Ayşe Arman dilerim şaka gününü karıştırmamıştır diye düşünmemek elde değil.

Ayşe Arman köşesinde yer verdiği röportajın başlığını "Kocamı Fethullahçılara kaptırdım oğlumu asla vermeyeceğim!" şeklinde atmış.

Kendisi ile röportaj yapılan ve kendisini “Ben Leyla T. 12 yıldır Amerika'da yaşıyorum” diye tanıtan bayan, "Fethullahçı" olduğunu iddia ettiği kocasının kusurlarını şöyle anlatıyor: "... kâbus başladı... barların altını üstüne getirdiğiniz adam, Ramazanda içki içen, dünyanın en bohem adamı 5 vakit namaz kılıyor..."

Ayşe Arman şaşkınlığını gizleyemiyor ve soruyor; “Siz ne yaptınız?”

“— Kendinizi benim yerime koyun, birlikte Soho'daki bütün barların altını üstüne getirdiğiniz adam, dünyanın en bohem adamı, Kuran'ı elinden düşürmüyor, 5 vakit namaz kılıyor ve "Allah için yapıyorum" diyor. Kafayı yiyecektim! Tamam, ben de Allah'a inanıyorum ama ondaki bu 180 derecelik değişim beni korkuttu, öfkelendirdi, üzdü. Bir de kendimi aldatılmış hissettim, hayatını dinin esaslarına göre yönlendiren bir adam isteseydim, gider bir imamla evlenirdim.”

Bunları duyan Ayşe Arman kocasının kendisine baskı yapıp yapmadığını soruyor:"Sizden dini kurallarına uygun olarak yaşamanızı istedi mi?

—Yok hayır. Ama ruhen iki ayrı uca yuvarlandığımızı hissettim. Bana, "Sana asla kapan demem. Dinde zorlama yoktur. Benim görevim bunları sana anlatmak, ister yaparsın, ister yapmazsın!" diyordu."

Ayşe Arman kadının kocasının ne kötülüğü olduğunu hala anlayamadığından olacak "Ne alaka..." dedikten sonra, "Tüm bu hikâyede sizi en çok rahatsız eden şey ne?" sorularıyla şaşkınlığını ifade ediyor. Kadının önyargılarıyla fark etmeden bahsettiği kötü kocanın tek suçu Fethullah Gülen çevresinden bazıları ile tanıştıktan sonra giderek evine, çoluk çocuğuna bağlı, bar pavyon gezmeyen, CentralPark'ta Türk günü düzenleme gibi sosyal aktivitelere katılan bir koca olmaya başlaması.

Bayan sözlerini şöyle sürdürüyor: “Eve telefon açıyorlar, "Leyla Hanım, bilmem nerede kurban kesilecek, bize yardım etmek ister misiniz?" diyorlar. "Hayır!" diyorum, "Bize katılmak ister misiniz, hayır işi yapacağız?""Hayır" diyorum, "Niye öyle diyorsunuz, gelin tanışalım, sizi ağırlayalım, bizi yakından tanıyın" diyorlar. Yine "Hayır!" diyorum. İnanılmaz yüzsüzler, hiç yılmıyorlar. Sinir bozucu olan da şu: Hep terbiye sınırındalar. Ama ben onlarla savaşacağım. Kocamı Fethullahçılara kaptırdım, oğlumu asla vermeyeceğim!”

Ama kadının tutkuları, çok farklı bir atmosferi işaret ediyor. Kötülemelerle aslında Türk halk kültürü açısından kocasını methettiğinin farkında değil. Röportajda kadının ifadelerinde Fethullah Hoca düşmanlığı (!) sınır tanımıyor.

Şunları söylüyor: "Bu kadar iyi olmalarının sebebi nedir? Neden dünyanın her yerinde okullar açıyorlar, neden küçücük çocukları topluyorlar, dini eğitim veriyorlar... CentralPark'ta Türk günü yaptılar mesela. Türk günü yapmak onlara mı kaldı? ..."

Kadın o kadar öfkeli ki "çocuklarının zamanla büyüklerinin elini öpen saygılı bir çocuk" olmasından korkuyor.

Ayşe Arman “okullarını gördünüz mü?” diye soruyor.

“—Hayır, ama o okullara devam edenleri gördüm. Bir arkadaşımın çok yaramaz bir oğlu vardı, Brooklyn'deki okula gitti, şimdi beyni alınmış gibi, karşılaştığı her büyüğün elini öpmeye çalışıyor. Tuhaf bir çocuk yarattılar, sanki çocuk değil, makine. Fethullah Gülen'e baktığınız zaman Afrika'da okullar, Uzakdoğu'da okullar, bir sürü yazı okuyorsunuz, hikâye dinliyorsunuz, tabii tedirgin olacaksınız...





Leyla T., New York'ta yaşayan 36 yaşında bir reklamcı. İstanbul'da halkla ilişkiler yaparken bir ressama aşık oluyor ve onun peşinden New York'a gidiyor. Evleniyorlar, bir de oğulları oluyor. Ama günün birinde peri masalı bir kabusa dönüşüyor. Bakın Leyla T., olanları nasıl anlatıyor...

Sizi tanıyabilir miyiz?

- Ben Leyla T. 12 yıldır Amerika'da yaşıyorum.

Ne münasebetle...

- 24 yaşındayken, New York'ta yaşayan bir Türk ressama âşık oldum. Annemlere "Amerika'ya tatile gidiyorum" dedim, İstanbul'daki hayatımı geride bıraktım ve buraya yerleştim.

Çok mu yakışıklıydı, çok mu karizmatikti, çok mu şefkatliydi, çok mu varlıklıydı? Sizi kimse onun kadar sevmedi mi? Nedir?

-Kafa olarak mükemmeldi. Türkiye'de ya erkek arkadaşınız olur ya sevgiliniz. Bir türlü, ikisi aynı insanda birleşmez. Ben şanslıydım, hem en yakın arkadaşım hem sevgilimdi, gözüm kapalı geldim.

Hemen mi evlendiniz?

-Evet. İyi bir sosyal hayat, sanatçı bir çevre, sergiler, davetler enstelasyonlar... Rüya gibiydi her şey. Evliliğimizin 3. yılında bir de oğlumuz oldu. Ne kadar mutluyuz diyor, sürekli şükrediyordum ki kâbus başladı. Eşim 5 vakit namaz kılan bir adam oldu.

Ne alaka?

-İşte sorun da bu. Ramazanda içki içerdi, dinden uzak dururdu ama Fethullahçılarla tanışınca, inanılmaz bir değişim yaşadı. New York'ta yaşayan pek çok Türk, Fethullahçılardan rahatsız. Eşim dahil hepimiz, "Bunlar ne yapmaya çalışıyorlar? Neden kapı kapı dolaşıyorlar? Karşı bir dernek mi kursak? Öyle mi yapsak, böyle mi yapsak?"derken; biri eşime, "Sen savaş açtın ama bu insanları tanımıyorsun, gel bir gör!" demiş. Gidiş o gidiş. 1-3-5 derken, "Çok iyi niyetli insanlar, ben yanılmışım" demeye başladı, toplantılarına düzenli gider oldu. Ruhunu dinlendiriyormuş, yoga yapıyor gibi hissediyormuş, bir tür meditasyonmuş, insanın kendi dinini öğrenmesinin nesi kötüymüş. Evin içinde Fethullah Gülen'in dergilerini, kitaplarını okuyor, DVD'lerini izliyor...

Siz ne yaptınız?

- Kendinizi benim yerime koyun, birlikte Soho'daki bütün barların altını üstüne getirdiğiniz adam, dünyanın en bohem adamı, Kuran'ı elinden düşürmüyor, 5 vakit namaz kılıyor ve "Allah için yapıyorum" diyor. Kafayı yiyecektim! Tamam ben de Allah'a inanıyorum ama ondaki bu 180 derecelik değişim beni korkuttu, öfkelendirdi, üzdü. Bir de kendimi aldatılmış hissettim, hayatını dinin esaslarına göre yönlendiren bir adam isteseydim, gider bir imamla evlenirdim.

Sizden dini kurallarına uygun olarak yaşamanızı istedi mi?

-Yok hayır. Ama ruhen iki ayrı uca yuvarlandığımızı hissettim. Bana, "Sana asla kapan demem. Dinde zorlama yoktur. Benim görevim bunları sana anlatmak, ister yaparsın, ister yapmazsın!" diyordu. Bir de, vaaz veriyor yani! Bilmem ne suresinde bu yazıyormuş, bilmem ne suresinde şu yazıyormuş.

Arkadaşları peki? Onlar ne dedi?

-Acayip dalga geçtiler. Her gittiğimiz yerde "Aaa sen Fethullahçı olmuşsun!" dediler. "Ne alakası var! Ben Fethullahçı değilim. Dinle ilgili bilgiler veriyorlar, gidip öğreniyorum" dedi durdu.

Kaç zamandır aynı şekilde devam ediyor?

-3 sene oldu. Ben tabii ruhsal çöküntü yaşadım, depresyon tedavisi gördüm. Anlamını kaybetti her şey. Bana kalkıp, "Atatürk alfabeyi niye değiştirdi?" diyor, "Bütün devrimleri neden tepeden inme yaptı, halk hazır değildi." Sinir oluyorum. Çünkü evimde bu tür şeyleri tartışmak istemiyorum. Hala kızıyor bana, neden bu kadar tepki gösteriyormuşum, neden abartıyormuşum. Çok eğitimli tiplermiş...

Siz tanıştınız mı?

-Bir kısmıyla mecburen. Bizim oturduğumuz yerdeki derneğin ismi Tamef. 25 yaşlarında üniversite mezunu çocuklar çalışıyor. Hepsi eğitimli, İngilizceleri de çok iyi. Oğlum yaşındaki çocuklara yöneliyorlar...

Nasıl yani?

-Forma veriyorlar, futbol oynattırıyorlar, yaz kamplarına götürüyorlar. E tabii 9- 10 yaşındaki çocuklar bu tür faaliyetlere deliriyor. New York dışında, 15 gün orman içinde kamp. Çocuğun umurumda değil Fethullah'ın kampı olması, gitmek istiyor. Benim oğluma da kafayı taktılar. Formalar, eşofmanlar, çantalar. Kesinlikle "Hayır!" dedim.

Tüm bu hikâyede sizi en çok rahatsız eden şey ne?

-Bakın, benim kocam camiye gitseydi ve caminin hocasından böyle bir eğitim alsaydı ondan nefret etmezdim, onu suçlamazdım. Ben Fethullahçıların ne niyetle bu hizmetleri verdiklerini bilmiyorum. Bu kadar iyi olmalarının sebebi nedir? Neden dünyanın her yerinde okullar açıyorlar, neden küçücük çocukları topluyorlar, dini eğitim veriyorlar...

Okullarını gördünüz mü?

-Hayır ama o okullara devam edenleri gördüm. Bir arkadaşımın çok yaramaz bir oğlu vardı, Brooklyn'deki okula gitti, şimdi beyni alınmış gibi, karşılaştığı her büyüğün elini öpmeye çalışıyor. Tuhaf bir çocuk yarattılar, sanki çocuk değil, makine. Fethullah Gülen'e baktığınız zaman Afrika'da okullar, Uzakdoğu'da okullar, bir sürü yazı okuyorsunuz, hikaye dinliyorsunuz, tabii tedirgin olacaksınız...

Tüm bunları kocanıza anlatınca ne diyor?

-"Sen zannediyorsun ki biz o toplantılarda, 'Vatan nasıl satılır?' diye konuşuyoruz, bunun planlarını yapıyoruz, alakası yok!" diyor, "Neden önyargılısın, neden onların kötü olduklarını düşünüyorsun?" Sonra vaaza başlıyor, "Fethullah Hocamız şöyle diyor, böyle diyor..." O, öyle dedikçe ben çıldırıyorum. Bir tek iyi şey var: İşleri yoğunken, sergi-mergi, onlarla istediği kadar çok görüşemiyor, o zaman biraz olsun normale dönüyor.

Evliliğiniz ne durumda?

-Tabii ki vazo kırıldı, eskisi gibi değiliz. Ben antidepresanlara devam ediyorum.

Bütün bunları bir gazeteciye niye anlatıyorsunuz?

-Çünkü bizi rahat bıraksınlar istiyorum! İnanılmaz organizasyonlar yapıyorlar. CentralPark'ta Türk günü yaptılar mesela. Nereden buluyorlar o parayı? Türk hükümetinden fon aldıkları doğru mu? Ben öyle Türk günü de istemiyorum. Bütün kadınlar kapalı. Türklük bu mu? Türk günü yapmak onlara mı kaldı? Her yerde niye karşımıza çıkıyorlar? Hani insan,"Ya çocuğumun uyuşturucu kullanan arkadaşları olursa, çocuğuma musallat olurlarsa" diye korkar ya, benimki de o hesap. Resmen uyuşturucudan beterler. Eve telefon açıyorlar, "Leyla Hanım, bilmem nerede kurban kesilecek, bize yardım etmek ister misiniz?" diyorlar. "Hayır!" diyorum, "Bize katılmak ister misiniz, hayır işi yapacağız?""Hayır" diyorum, "Niye öyle diyorsunuz, gelin tanışalım, sizi ağırlayalım, bizi yakından tanıyın" diyorlar. Yine "Hayır!" diyorum. İnanılmaz yüzsüzler, hiç yılmıyorlar. Sinir bozucu olan da şu: Hep terbiye sınırındalar. Ama ben onlarla savaşacağım. Kocamı Fethullahçılara kaptırdım, oğlumu asla vermeyeceğim!

Hürriyet

Bardakçı'nın karizması yerle bir oldu !

Tarihçi Murat Bardakçı'nın kitaplarında bir sürü yanlış bilgi çıktı. İşte Murat Bardakçı'nın kırdığı cevizler...

Murat Bardakçı efsanesi bitiyor

15 Mart 2009 günü "Haber Türk"ün sürmanşetini görenler gözlerine inanamamış olmalı. Haberde Abdülhamid'in Siyonistlerle vatan pazarlığı yaptığı belirtiliyor, Osmanlıca bir 'belge'nin eşliğinde "Abdülhamid'in adı etrafındaki bir efsane de son buldu." deniliyordu.
Gülüp geçtim, zira yeni hiçbir şey yoktu. Hem orada anlatılanları 22 Şubat 2009'da bu köşede yazmıştım hem de bütün uğraşmalarıma rağmen yazıda "Abdülhamid efsanesi"ni bitiren belgeyi bir türlü göremiyordum. Sürmanşete çekilen belge ise Sultan'ın Siyonistlere vatan sattığını değil, tam tersine, Filistin'e Yahudi göçünü yasakladığını söylüyordu!

Neresinden tutsanız elinizde kalan bu yazıya aynı gün Ülke TV'deki programımda gereken cevapları verdim. Çok geçmeden gazetesinde köpürürken gördüm onu. Güya ben ve benim gibi Abdülhamid'i sahiplenenler, onun sırtından geçiniyormuşuz! Bir kere Abdülhamid'den geçinebilmek, tek kelimeyle şereftir. Ama sizin gibi çamur atarak değil, bu mazlum insanın hakkını tarihin dişlerinin arasından söküp alarak geçinmek. İkincisi, yıllar yılı hanedanın sırtından geçinen, verdikleri belgelerle yalan yanlış kitaplar yazan, belgeseller yapan ve bunları fahiş fiyatlarla satan birinin (mesela "Şahbaba"nın fiyatı tam 44 TL'dir) kalkıp da birilerini Osmanlı'dan geçinmekle suçlaması yavuz hırsızlık değilse nedir? Üç: Kimseyi beğenmeyen hazret, ne yazık ki doğru dürüst Osmanlıca okuyamamaktadır.

Aşağıda Bardakçı'nın kırdığı cevizleri okuyacaksınız. Kendisi gibi günlerce ve tam sayfa yazma imkânım olmadığından ne yazık ki günah galerisinin sadece bir kısmını gezdirebileceğim sizlere.

Bir efsaneyi bitirdiğini iddia ettiği yazıda Siyonist lider Theodor Herzl'in Abdülhamid'le görüşme tarihini 2 yerde 19 Mayıs 1901, 2 yerde ise 19 Mayıs 1902 olarak veriyor. Aynı yazıdaki bu basit çelişkiyi bile fark edemeyen birinin başkasında suç bulmaya yüzü kalmamalı, ama nerde? Üstelik verilen 19 Mayıs tarihi de hatalı. Çünkü Herzl, günlüğüne evet 19 Mayıs tarihini atmıştır ama dikkatli okunduğunda daha önce fırsat bulup da yazamadığını söylemekte ve huzura cuma günü çıktığını kaydetmektedir. Üstelik 19 Mayıs günü pazara denk gelir. Yani görüşmenin doğru tarihi 17 Mayıs 1901'dir.

Yine gazetenin ilk sayfasında Abdülhamid'in Yahudilere Mezopotamya'ya yerleşmeyi teklif ettiği belirtiliyor ve "az daha İsrail, Kuzey Irak'ta kurulacaktı" deniliyor. Bir kere Mezopotamya, Kuzey Irak'tan ibaret değildir. Basra Körfezi'ne kadar uzanır. 2. Siyonistler ne düşünürse düşünsün, Abdülhamid için bu bir toprak satış görüşmesi değildir. Bir Osmanlı belgesinde denildiği gibi Mezopotamya'da "üç aile şuraya, beş aile buraya" yerleştirilecek, toplu yerleşim olmayacak ve kesinlikle Filistin'e yerleşilmeyecektir. Bu, dedesi II. Bayezid'in Yahudilere kucak açması türünden bir Müslüman hükümdarın zor durumda kalan gayrimüslimlere sığınma hakkı tanıması işlemidir.

İşte "Şahbaba" (8. baskı, 2002) kitabındaki bazı hatalar:

Sayfa 2'de Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan'ın evliliği 1916 olarak gösteriliyor ki, doğrusu 1914 olacaktır. (Nitekim kitabın 62. sayfasında doğru tarih yazılı.)

Sayfa 16'da Necip Fazıl Kısakürek'in "Vahidüddin" kitabı hakkındaki bilgiler tamamen yanlıştır. Güya kitap 1975'te çıkmış da, çıkar çıkmaz toplatılmış imiş. Bir kere kitap 1968'de çıkmış olup külyutmaz tarihçimiz elindeki nüshaya iyi bakarsa, 7 yıl sonra yapılan 2. baskısını tuttuğunu görecektir. 3. baskısı 1976'da yapılmıştır, toplatma kararı da işte bu baskı içindir.

Sayfa 25'te iktisat tarihçiliğine soyunan yazar, Osmanlı'da ilk dış borçlanmanın 1855'te yapıldığını sanıyor. Oysa ilk dış borcu, bundan bir yıl önce almıştık (24 Ağustos 1854).

Bütün Osmanlı kaynaklarında yazılanları silip atan yazarımız, Vahdettin'in kızı Sabiha Sultan'ın sözlü hatıralarını esas alıyor (s. 610) ve Vahdettin'in annesi Gülistû Kadınefendi'nin, kocası Abdülmecid'den 4 yıl sonra öldüğünü yazıyor. Halbuki Gülistû Kadınefendi, kocasından bir ay önce ölmüştür ve dolayısıyla hiç dul kalmamıştır! Yani Vahdettin önce annesini, sonra babasını kaybediyor ve üvey anne elinde büyüyor. Hanedanın verdiği belgeleri kritik etmeden kullandığı için Sabiha Sultan'ın iki yerde çelişkili ifadelerde bulunduğunu da göremiyor. Suat Hayri Ürgüplü'ye Vahdettin'in, babasının ölümünden birkaç ay sonra doğduğunu söyleyen Sabiha Sultan, Belge 20 olarak sunulan yazılı hatıralarında (s. 491) ise Vahdettin'in babasını 6 aylıkken kaybettiğini yazıyor. Bir insan hem babasının ölümünden birkaç ay sonra doğacak hem de 6 aylıkken babasını kaybetmiş olacak! Pes yani!

"Şahbaba"nın 52. sayfasında Sultan Reşad için "Sakalı kana boyanır inşaallah!" bedduasını savuranın Münire Sultan olduğunu söylerken, "Son Osmanlılar" kitabında (2006, s. 73) bu sözü annesi Sezaidil Hanım'a söyletiyor. İyi de kim etti bu bedduayı? Bağrı yanık anne mi, yoksa kocası idam edilen kızı mı?

Bazılarını büyüteç yardımıyla okuduğum belgelerdeki hatalardan birkaçı şunlar:

Sayfa 451'de "şerzemme" diye bir kelime geçiyor. Doğrusu "şirzime"dir.

467'de okuyamadığını söylediği kelimeyi hayrına ben yazayım: "İhtâr".

472'de Vahdettin'in kızı Ulviye'ye yazdığı mektupta şöyle bir cümle geçiyor: "Bilmiyorum, yine bir sûizanna mı kapıldın!" Oysa mektubun orijinalindeki cümle şu: "Bilmiyorum, yine ben suizanna mı kapıldım." Gördüğünüz gibi anlam tamamen değişiyor.

479'da okuyamadığı için boş bıraktığı iki kelime benden olsun: "bir ferd-i millet..."

Külyutmaz yazarımız "sevilen"i, "sevilmez", "hüve"yi "nüve" yapabiliyor (s. 556-7). 564'teki "bendenizde" kelimesinin doğrusu ise "kalbimde"dir.

Bütün bunlar neyse de, Latin harfleriyle yazılı bir metni bile hatasız okuyamadığını söylersem lafı uzatmama gerek kalmayacak. Ürgüplü'nün Sabiha Sultan'la konuşması sırasında aldığı notların kitapta yayınlanan tek sayfasında tam 2 hata buldum. Bardakçı metni şöyle okumuş: "Kendi kendime çok dikkatle dinlediğim bu anıları, kendisi ile yalnız konuşmamız sırasındaki sualli-cevaplı bilgileri serpiştirerek tarihe emanet ediyorum." (s. 511) Halbuki orijinalinde Ürgüplü, "kendisi ile" değil, "kendimden"; "sırasında" değil, "esnasında" diyor. Yani Latin harfleriyle kaleme alınmış bir el yazısını bile kaşını gözünü yarmadan aktaramayan bir tarihçi karşısındayız.

Bir facia olan "Talât Paşa" kitabındaki okuma hatalarına ise maalesef yerimiz kalmadı. Arzu ederse (veya ederseniz) "Ereğli"yi nasıl "Erkilet" okuduğunu veya hem de başlıkta "Mülhakatından" kelimesini nasıl "Mültecilerinden" okumayı başardığını da yazarım.

Siz karar verin şimdi: Biten kimin efsanesiymiş?

MUSTAFA ARMAĞAN - ZAMAN

1980 darbesi olduğunda tutuklanan 250 bin insandan biriydi Yazıcıoğlu. Bütün bu işkencelere ve kötü muameleye karşı hayatından hiç şikâyetçi olmadı, hatta çektiklerini günahlarına kefaret olarak görecek kadar da inanç sahibiydi. Yazıcıoğlu'nun, 12 Eylül 1980 sonrasında Mamak Cezaevi'nden yakın bir arkadaşına yazdığı mektup, aslında her şeyi anlatmaya yetiyor. 
 
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölüm haberi bütün Türkiye'yi yasa boğdu. Sağcısı solcusu, kadını erkeği, genci yaşlısı herkes Yazıcıoğlu'nun arkasından gözyaşları döktü, dualar etti. Muhsin Yazıcıoğlu binlerce insanın sevgisini nasıl kazanabilmişti? 1980 darbesi olduğunda tutuklanan ve işkenceden geçirilen 250 bin insandan biriydi Yazıcıoğlu. MHP davasından dolayı 7,5 yıl yattığı Mamak Cezaevi'nde görmediği işkence kalmadı.
Ancak o bütün bu işkencelere ve kötü muameleye karşı hayatından hiç şikâyetçi olmadı, hatta çektiklerini günahlarına kefaret olarak görecek kadar da inanç sahibiydi. Merhumun, 12 Eylül 1980 sonrasında Mamak Cezaevi'nden yakın bir arkadaşına yazdığı mektup, aslında her şeyi anlatmaya yetiyor. İlk kez Zaman Pazar'da yayımlanan bu mektup, Yazıcıoğlu'nun hoşgörüsü, sarsılmaz imanı, insan sevgisi, edebiyata, şiire ve sanata olan ilgisi hakkında ipuçları veriyor. Dönemin MHP Gençlik Kolları üyesi Mermin Öztürk'e yollanan mektup, 24.1.1982 tarihinde yazılmış.


Muhsin Yazıcıoğlu'nun mektubundaki 'tevekkül' dolu cümleler hemen dikkat çekiyor. Hapishanede olduğu için üzülmüyor, hatta bir bakıma seviniyor. Çünkü demir parmaklıkların arkası onun gözünde adeta bir Medrese-i Yusufiye'ye dönüşmüş. Mamak Cezaevi, Yazıcıoğlu'na hayatı tekrar gözden geçirme fırsatı vermiş. İftira ve suçlamalara karşı nasıl sabrettiğini şu cümlelerle anlatıyor: "Kalbimde yanan ilahi aşk, her türlü isyankâr duyguları frenliyor. Olanları sabır ve tevekkülle karşılamamı sağlıyor." Dört duvar, şiirle olan mesafeleri de ortadan kaldırmış. Yazıcıoğlu, mektubunda şiire olan merakına geniş yer veriyor: "Yıllar var ki şiirle ruhumu dinlendirme fırsatım olmadı. Üniversite çağına kadar çok sevdiğim şiir ve edebiyattan, bildiğiniz hayat kavgası adeta beni koparmıştı. Zevkle okuduğum edebi eserlerin ve ruhumu dinlendiren şiirlerin hayatın acı çileleri arasında ezilmiş olduğunu gördüm." Muhsin Yazıcıoğlu, Yahya Kemal'in, "Bir gün çilemiz dolarsa yarabbi, hesabı görülmedik kötülük bırakma" satırlarını da mektubuna eklemiş. Yazıcıoğlu'na göre Yahya Kemal, medeniyetimizi en iyi şekilde yansıtan şairlerin başında geliyor.

Karamsar olmadığını şu ifadelerinden anlıyoruz: "Ümitliyiz, kararlıyız, inanç doluyuz ve yalnız değiliz. Zaten inanan insanın yalnızlık gibi bir problemi olamaz. ALLAH'ı zikreden bir dil, ALLAH'a şükreden bir kalp taşıyorsa insan nasıl yalnızlık duygusuna kapılır?.." Daha sonra sözü Cüneyd-i Bağdadi'ye getiriyor: "Bela ve musibet, arifler için bir uyarıcı, imanlılar için bir ıslahçı, gafiller için ise bir ölüm habercisidir." Muhsin Yazıcıoğlu, hapishane hayatından hiç ah etmiyor. Şükrediyor ve sabır gösteriyor. Mektubunun ilerleyen satırlarında, "Bizler çok iyiyiz. Hamdolsun sağlık ve sıhhatimiz de iyidir. Abdest alacak suyumuz, seccademizi serecek yerimiz var." diyor. Merhum Yazıcıoğlu, mektubunu yine Yahya Kemal'in bir şiiriyle bitiriyor. " 'Artık demir almak günü gelmişse zamandan/Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan' diyen Yahya Kemal'in gemisi gibi de değil bizim gemimiz. Bizim gemimizin rotası belli. Biz 'Hedefe giden bir gemi kalktı bu limandan...' diyoruz."


Zaman-Pazar

Çok uzun zaman önce değildi, utanırdı gözler, hem kuldan hem yaratandan.. Önüne bakardı, ben müslümanım diye haykırırdı.. Sonra gözler yavaş yavaş yerden yükseldi, o yükseldikçe namus alçaldı. Kısık sesli bizler, malesef bu oyuna da aldandı. O gözler ki bakamazdı harama, ilki sendendi ve bunu bilirdi, ama ikincisi şeytandan... Ve bunu bilirdi de dönüp bakmazdı, ne güzel de hüküm koyarmış yaradan... Direnen son haddine kadar direndi, nefis de daima peşimizdeydi. Ve bir gün o gözler şeytanın eline düştü, gözler onun eline düşerde, yürekler düşmez mi? Şeytan yüreklerimizi nasılda evirip çevirdi. Yürekler ve kalpler şeytanın ellerinde, düşünmek artık olamaz, tek düşünce 'aşk ve sevgi nerede'? Artık hem gözler, hem yürekler ve dahası aşklar şeytanın elinde...

Ve gün oldu, kirli yürekler bir şeylerle tanıştı. Ne olduğunu önceleri bilmiyordu. Önemsemedi, 'kendimi bilirim' dedi.. Kirli yürekler doğruyu yanlıştan nasıl ayırdedecekti? Kendi de bilmiyordu yüreğine şeytanın kirli eli değdiğini. Kendini hala masum, gözlerini de hala yerde sanıyordu. O gözler artık bir şeylere bakıyordu, ve o ‘şey’ artık ellerini de kirletiyordu. Önce Allah’ın selamıyla başladı, ah nefis bunu ona nasıl da cazip gösteriyordu. 'Sonra' dedi, 'yaptığım yalnızca  içindir' ama artık ellerinin de kendi elleri olmadığını bilmiyordu.

Ve gün oldu, seviye yükseklerden alçalmaya başladı.Yoksa karşısındakine ‘aşık mı ne’ oluyordu?’ Bilemiyordu artık o yürek kendi bedeninde değildi, o yürek artık şeytanın ellerindeydi.
Kaç kişi vardı çevrimiçi hayatında? Kimi neye göre ekliyordu? Gerçekte dönüp bakmayacağı insanlar şimdi oturumunda onu bekliyordu. Görmüyordu, duymuyordu, dokunmuyordu dahası gözlerine bakamıyordu ama olsun, zaten asıl amacının ne olduğunu o da bilmiyordu. Gözler yerden yukarıya çevrilmişti bir kez, nefis kabardıkça kabarmıştı. Önüne dünyaları koysan onu bundan vazgeçirebilecek güç bulunmazdı. Ama halbuki ne de güzel konuşuyordu. Son gördüğümde yanındaki kardeşine İslamdan bahsediyordu. Dillerde İslam, yüreklerde isyan, bir tutarsızlık alabildiğine, kim olacak sonunda kazanan…
Gün oldu aynı kelimeler dolaşır oldu elden ele. Çünkü artık diller söylemiyordu, söyleyen artık ellerdi. Yüzüne söylenemedik cümleler artık bakmadan söylenir oldu ellerle, ne yazık! Ve alabildiğine bir açık sözlülük. Nasıl olsa görünmüyorduk, bulunamazdık. Her şeyi unutturan şeytan bir kez ellerini daldırmıştı ya yüreğimize, kirlenmişti ya yüreğimiz, biz biz olmaktan çıkmıştık ya…
Gün oldu, bilen bilmez, soran sormaz, konşan konuşmaz oldu. Konuşmalar ya yüzeyselleşti ya çok derinlere inildi. Öyleki şimdiye dek anneyle, kızkardeşle, ağabeyle bile bu kadar dertleşilmemişti. Artık tüm dertlerini ekranın ardındaki meçhule anlatıyordu.

Gün oldu kendini terbiye demeyen bizler, terbiye etmeye kalktık. Yürekleri ve gözleri, sözleri ve kendileri kirlenen bizler doğruları anlatmaya çalıştık. Kendi nefsine hakim olamayanlar, cihaddan söz açtık. Yıkılmış yüreklerimizi onarmadan, ülkeler inşa etmeye kalkıştık ve başaramadık! Önce gözlerimiz kirlendi sonra ellerimiz, önce sözlerimiz kirlendi sonra yüreğimiz önce bedenimiz kirlendi sonra çevremiz ve bir temizlik başlatmazsak neslimiz!

Bir Yusuf olamadık gömleği arkasından yırtılan
Bir Meryem olamadık günahı olmadığı halde utanan
Bir Asiye olamadık Firavunlardan sıyrılan
Bir Aişe olamadık suçsuz yere gecelerce ağlayıp göz pınarları kuruyan…