İstifa Dilekçesi Kime Gidiyor
9/5/2009Ağlayamadım...
12/4/2009Bir Büyülü Dünya Vardı
10/4/2009
Pırıl pırıldı o dünya apaydın ufukları, apaydın insanlarıyla. Dört bir yandan herkes merakla ona koşar ve bir kere onun nurefşân iklimiyle tanışanlar da ülkelerini bırakır gelir onun ovasında, obasında yaşarlardı. Bu dünyada geceler meleklerin iklimi kadar nurlu, gündüzler de cennet yamaçları gibi şendi. Gam-keder iğreti dururdu gelip üzerlerine çökse de. Sevinç-neş'e tamdı en tozlu-dumanlı durumlarda bile. Genç-ihtiyar herkesin yüzünde, gözünde parıldayan ışık, gamzeden vefa ve samimiyet sayesinde o ülkede hayat âdeta bir şölene döner ve her hâliyle ruhanîler iklimini andıran o dünyada yaşama, ütopyaları aratmazdı. Civanmertti, yiğitti insanları. Vefa soluklanırdı her bucakta. Yerde kalmazdı mazlumun ahı ve haddi bildirilirdi zalimin anında.
İnanılmaz bir incelik, bir terbiye göze çarpardı her yanda. Sıradan insanlar bile hiç mi hiç kaba davranmaz ve hep bir centilmenlik sergilerlerdi her zaman. Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, rüzgârlar ne kadar muhalif eserse essin, onlar, asla itidali elden bırakmaz, herkesin öfke ile köpürdüğü durumlarda dahi içinde neş'et ettikleri toplumun saygı kurallarına göre hareket eder ve kat'iyen kaba davranmazlardı. Mâbed, mektep her zaman kendi mânâlarının kat kat üstünde bir ışıkla tüllenir, çarşı-pazar her yanda dolaşan enderunîleriyle bu mânâya farklı bir lezzet katardı.
Nazar mı değdi, yoksa bizde nazarlar mı sathîleşti; toplum yavaş yavaş karbonlaşmaya başladı. Zamanla içimizden bazıları ve yakınımızda bulunan bir kısım nankörler kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini baltalamaya durdular. Nefret ediyorlardı kendi özlerinden ve bağrında neş'et edip geliştikleri millet ruhundan. O güne kadar saygı duyduğumuz her şey horlanıyor ve yüzlerce senelik tarihî müktesebat ve millî kazanımlar değersiz bir metâ gibi sokağa fırlatılıyordu. Herkesi büyüleyen, çevremizdeki hasımlarımızı bile hayran bırakan en füsunlu yanlarımız bir kısım müstağriplerce âdeta iç bulandırıcı nesneler gibi algılanıyordu. Yer yer bizi ayakta tutan temel dinamikler bir bir budanıyor ve ruhumuza inat çöplüğe atılıyordu.
Böylece her gün biraz daha millî ruhun benzi sararıyor, tarihî renkler matlaşıyor ve milletin ufkunu her yandan korkunç bir kozmopolitlik sisi-dumanı sarıyordu. Gün geldi, çoklarının, düşünceleriyle beraber eda, endam ve üslûpları da değişti. Yüreklerindeki nurla beraber ufuklarındaki ışıklar da karardı ve her yanda fitili-yağı millet ruhundan asırlardan beri par par yanan meşaleler söndü, onların yerini içi boş kandiller aldı. Artık, her yerde, ruhlarda bir gevşeme, iradelerde sendeleme ve heyecanlarda da tekleme göze çarpıyordu.
Âdeta bütün bir tarih boyu harıl harıl koşan at da, yiğit de yorgun düşmüştü. Her tarafta bir çözülme manzarası hâkimdi ve her yanda hazan ağlamaları duyuluyordu. Çevreden yükselen husumet homurtularına içte ve vesâyetteki çatlak sesler de katılınca vatan evlâdına oturup ağlamak kalıyordu. Fuzûli'nın ifadesiyle:
"Dost bîvefa, felek bîrahm, devran bîsükûn,
Dert çok, derman yok, düşman kavî, talih (de) zebun(du)."
Her tarafta öyle bir sam yeli esiyordu ki hiç sorma..! Ne yeni nesillerde direnme gücü kalmıştı ne de hayatî müesseselerde tâkat. Peşi peşine devriliyordu mîâdı dolmuş gibi her şey.. ve anında devrilenlerin yerini bir kısım derme-çatma şeyler alıyordu. Gayrı Nilüferin başında toprağa kök salıp göklere ser çeken o muhteşem ağaç çürümeye yüz tutmuştu; yenileyemiyordu kendini ve karşı koyamıyordu içten-dıştan bünyesini kemiren parazitlere. Koyamazdı da, yorgundu, sarsıktı ve üzerine baltalarla gelenlerin haddi hesabı yoktu. Bin senelik bir hınçla geliyorlardı üzerine.. kesip biçiyorlardı keyiflerince. Dilim dilim koparıyor ve paylaşıyorlardı aralarında. "Evvelâ başı" deyip onu koparıyor, sonra göğsünü yarıp kalbini çıkarıyor; ardından kolunu-kanadını buduyor; bilmem kaç kere öfkeyle homurdanıyor ve dinme bilmeyen bir gayz ve hınçla gelip gelip bu enkaz üzerine çullanıyorlardı. Hakkından gelindiğine inandıkları zaman bile bir türlü yakasını bırakmıyor; dirilir, kalkar, bütün oyunlarımızı bozar vehmiyle başında nöbet tutarcasına onu sürekli göz altında bulunduruyorlardı.
Bununla da yetinmiyor, bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı savaş ilan ediyor, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istiyorlardı. Onun hatırlanması, şöyle-böyle zihinlerde yeniden canlanması korkutuyordu evhamzedeleri, paranoyakları. Ona karşı hayallerinde oluşturdukları ürperten kurgular aslında onların uykularını kaçırıyor ve hayatı onlar için yaşanmaz hâle getiriyordu.
Ama yıkan için de, yıkılan için de olan olmuş ve dünyanın en önemli bir denge unsuru yerle bir edilmişti. Ne var ki, kin, nefret ve gaflet öylesine derindi ki, kimse bölgede huzur bendinin yıkıldığının farkında değildi. O gün olup bitenler, bugünleri gören vicdan insanlarının sinelerine birer zıpkın gibi saplanıyordu ama onların da yapacakları fazla bir şey yoktu…
Artık bir zamanlar o taptaze, o olabildiğine canlı ve huzur edalı olan mübarek ruhun ne rengi ne deseni ne de ümit vaadeden bir yanı kalmıştı. Yerle bir olmuş ve İsrafil sûru bekler gibi bir hâli vardı. Böyle bir sûr olur muydu ve o dirilir miydi, bilemem. Bizim ölüden diri, diriden ölü çıkarılacağı konusunda itikadımız tamdı; ama görünen o ki artık asırlarca bölgede muvazene unsuru olan o ruh ve onun çelik iradeli temsilcisi hiçbir mazluma kanat geremeyecek, hiçbir düşkünün elinden tutamayacak, hiçbir azgına dur diyemeyecek, hiçbir felaketi göğüsleyemeyecek, hiçbir çığlığa cevap veremeyecek ve hele kat'iyen "Ben de varım!" diyemeyecekti.. dolayısıyla da gayrı hiç kimse merak edip bu efsanevî ruhu görmek için bölgeye gelmeyecek, kimse bu dünyadan huzur iklimi diye bahsetmeyecekti; zira orada görülen bütün tatlı rüyalar sona ermiş, emeller dibe vurmuş, gürül gürül olduğu döneme ait sesler kesilmiş, mehter susmuş, kös de rafa kaldırılmıştı... Gurbet derindi, dönüşü olabilir miydi bilinemezdi ama hasımların onun hakkından gelmiş ve onu bütün bütün bitirmiş gibi bir hâlleri vardı.
İşi bitirilen ve sonra da derin bir çukura itilen, şair-i şehîrimizin hüzünlü kaleminden damlayan iki kızanla bir zeybek değildi. Önce kıyılan sonra da kıyım kıyım hâle getirilen bölgede muvazene unsuru bir ruh ve Asyalı bir yiğitti; evet,
Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra...
Arkadan kefenini, gömleğini soydular.
"Aman kalkar!" deyip üstüne taşlar koydular,
Bir yiğit vardı; gömdüler şu karşı bayıra.
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni!
Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım...
Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım,
Yiğidim, hele anlatıver olup biteni.
…………..
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok,
Tarihi yağmaladı bir düzine tâlihsiz;
Değerler altüst oldu, mukaddesat sahipsiz,
İradelerde çatırtı, ruhlarda müthiş şok.
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Beyaz atının üzerinde bir sabah erken;
Gözlerim kapalı ruhumda seni süzerken
Tıpkı rüyalarda olduğu gibi diril, gel!
Ümit ve beklentilerimizin rengi, şivesi ne olursa olsun, yıkık bir rüyaya dönmüş o altın çağların ruhumda birer hicrana dönüşen elemini dindirmede zorlanıyor ve yer yer gözyaşlarımla serinlemeye çalışıyorum. Sağda-solda şafak emareleri arıyor, iç içe hatıralara inkılâp etmiş hülyalar içinde dolaşıyor ve tam bir çerçeveye oturtamadığım, belki de sığdıramadığım o tasavvurları aşkın pırıl pırıl çağları ciddî bir dâüssıla ile bir kere daha yâd ediyor ve inliyorum. Hâdiselerin daha bir karmaşıklaştığı ve her şeyin boz bulanık bir hâl aldığı şu günlerde bazen bütün bütün mazileşiyor, aydınlık günlerimize yöneliyor, onların üzerine abanıyor ve yaralı gönlümü yaşaran gözlerimle nefeslendirerek "Meğer ne âlî bir milletmişiz!" diyor, yüzümü, gözümü o muhteşem köke sürer gibi bir hülyaya dalıyorum.
Sızıntı
Kelebekler Sonsuza Uçar
5/4/2009
Kelebekler sonsuza uçar, iskilipli atıf hoca, iskilipli atıf hocaefendi, fethullah gülen kelebekler sonsuza uçar, fethullah gülen iskilipli atıf hoca
Dertli Bir Gönül
3/4/2009Muhammed Fethullah GÜLEN Hocaefendi Ankara Kocaetepe Camii Dertli Bir Gönül
Allah Resûlü'nün (sas) çocuk sevgisi
3/4/2009Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklar üzerinde çok ciddî dururdu. Çocuklar kendisini istikbal edince, o da bir büyük insan gibi onlara iltifatta bulunur; kimisini sırtına, kimisini kucağına alır ve müsavi muameleleriyle hemen hepsini hoşnut edecek bir tavır sergilerdi.
Bazen bir sokaktan geçerken, çocuklar oyun oynuyorsa, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onları büyük insan yerine koyar, onore eder ve onlara "Es-selâmu aleyküm" derdi; onlar da "Ve aleyküm selâm ya Resûlallah" mukabelesinde bulunurlardı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) çocuklara oldukça fazla değer verirdi. Şayet bir çocuğa, "Sana filan zaman şunu vereceğim." diye söz vermişse, bir büyük insanla ahitleşmiş, sözleşmiş gibi, vaat ettiği vakitte mutlaka sözünü yerine getirirdi.
İnsanlık adına utandırıcı düşüncelerden biri de, 'Babana dahi itimat etmeyeceksin.' felsefesidir ve yanlıştır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), hep 'itimat etmek' fikrini telkin eder ve çevresindeki çocuklar onunla alâkalı âdeta 'itimat' dışında hiçbir şey bilmezlerdi. O, herkesin nazarında 'Emin' bir insandı; çocukların nazarında da... Elbette böyle fertlerin teşkil edeceği millet de emin olacaktı.
Ayrıca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), "Allah, çocuğuna merhamet etmeyene merhamet etmez." buyurur ve ümmetini kalb ve gönül insanı olmaya çağırırdı; 'Onları seviniz, onlara söz verdiğiniz zaman behemehâl yerine getiriniz; onlar sizin sözlerinizle davranışlarınız arasında zıtlık görmesinler; çocuk böyle bir şeye şahit olmasın.' mealine bağlı tavsiyeleriyle, terbiyede en ideal noktalara işaret buyururdu.
Yine bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), 'Sizden biriniz çocuğuna bir şey vaat ederse behemehâl onu yerine getirsin.' buyurur ki; bu, 'Çocuktur, yalan söylesem, aldatsam da bir şey olmaz.' demenin ne kadar yanlış olduğunu tasrihtir.
Evet, her aldatma ve hilâf-ı vâki her beyan, birer tohum hâlinde onun kafasında, bugün olmasa da yarın birer zakkum ağacı gibi zuhur edecek ve sizin terbiye gayretlerinizi tesirsiz hâle getirecektir. Anne-baba her zaman müstakîm olmalıdır. Zaten sırat-ı müstakîm erbabı olan sizlerin her davranışından sadece doğruluğun dökülmesi de bir esastır.
Evet, çocuklarınızın sizin hakkınızda olumsuz şeyler düşünmesine kat'iyen meydan vermemelisiniz. Onlar sizi her zaman îsar (başkalarını kendine tercih) hasleti içinde, mutasaddık, mü'min, müslim, sâbir, hâşî, iffetli görmeli ve tanımalıdırlar.
Bir sabır hikâyesi
3/4/2009


Hazreti İsa'nın (aleyhisselam) doğumundan yaklaşık olarak 9-10 asır önce Mısır ile Filistin arasında Amalika adlı bir kavim yaşamaktaydı. Câlût adında bir hükümdar tarafından idare edilen bu kavim, İsrailoğulları'na saldırıp onları perişan etmiş; vatanlarından kovmuş, çoluk-çocuklarından ayrı koymuştu.
Bunun üzerine İsrailoğulları, peygamberlerine müracaatta bulunmuş, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir komutan tayin etmesini istemişlerdi.
Bu hadise, bahsi geçen peygamberin ve diğer şahısların kimlik bilgileri gibi bazı detay sayılabilecek hususlara yer verilmeden, sonraki nesillere ibret olabilecek yanlarıyla Bakara Sure-i Celilesi'nin 246-252. ayetlerinde anlatılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de sadece Hazreti Musa'dan (aleyhisselam) sonra gelen peygamberlerden biri olduğuna işaret edilen bu Allah elçisinin adı Eski Ahid'de Samuel olarak zikredilmektedir. Adı ne olursa olsun, İsrailoğulları'nın fıtratını çok iyi bilen o peygamber, "Ya savaşma emri size farz kılınır, siz de savaşmazsanız?" deyince onlar, "Ne diye Allah yolunda cihad etmeyelim ki; vatanlarından çıkarılan biz, çoluk çocuğundan ayrı düşenler de yine biziz." cevabını vermişlerdir. Onlar böyle deseler de, cihad kendilerine farz kılınınca içlerinden çoğu sözlerinden dönüvermiş ve geride ahdine sâdık pek az insan kalmıştır. Fakat dönemin peygamberi, bunu önceden bilmesine ve onların daha sonra takınacakları tavrı o anki hallerinden okumasına rağmen İsrailoğulları'nın kumandan talebini geri çevirmemiş, Tâlût'u hükümdar ve başkomutan olarak tayin etmiştir. "Tâlût" güçlü, kuvvetli ve iri cüsseli manalarını içermektedir; isimden ziyade bir lakap, maddî-manevî kuvvetliliğe bir unvan gibidir.
Tâlût ve suyla imtihan
İsrailoğulları, başlangıçta işi zenginlik ve kavmiyetçilik noktasından ele almış ve Tâlût'un hükümdarlığını tasvip etmemişlerdi. Onlara göre, içlerinden daha zengin, daha seçkin ve daha asil birinin komutan olması gerekiyordu. Cenâb-ı Allah, Tâlût'a hem maddî hem de manevî yönden bir üstünlük vermişti; o heybetli, güçlü, kuvvetli ve çok güzel suretli olduğu gibi, dinî, siyasî ve askerî işleri de bilen, idareciliğe kabiliyeti olan biriydi. Heyhat ki, İsrailoğulları her zamanki "seçkinlik" tutkusundan kurtulamamış ve daha soylu bir insanın tayin edilmesini istemişlerdi. Peygamberleri onlara seçimin Allah Teâlâ tarafından yapıldığını ima etmiş, Tâlût'un Hak indindeki yerine dikkat çekmiş ve devamla şöyle demişti: "Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabb'inizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun'un manevî mirasından bir bakiyye bulunan ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır." İşte, İsrailoğulları ancak o zaman Tâlût'un hükümranlığına razı olmuşlardı.
Tâlût, Câlût'a karşı sefere çıkmak üzere ordusunu harekete geçirince askerlerine şöyle demişti: "Allah sizi, bir ırmakla imtihan edecek. Onun suyundan kana kana içen benden sayılmayacak; sadece avucuyla aldığı miktar muaf olmak üzere, kim o sudan içmezse o da benden sayılacak." Böylece, Tâlût onları uyarmıştı; fakat onlar, -pek azı hariç- suyun başına varır varmaz ondan avuç avuç içmişlerdi. İçmiş ama içtikçe daha bir susamış, bir türlü suya kanmamış ve imtihanı kaybederek yolda kalmışlardı. Tâlût ve zaruret miktarı bir avuç suyla iktifa eden sâdık mü'minler ise ihtiyaçlarını görüp ırmağın diğer tarafına selametle geçmişlerdi. Suyun öbür yakasında kalanlar, yeis ve inkisar şurubu içmişçesine "Bugün bizim Câlût ve ordusuna karşı duracak tâkatimiz yoktur." demiş, geri çekilmişlerdi; ama ölümden sonra diriltilip Allah'ın huzuruna çıkacaklarını bilen diğerleri, "Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah'ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir." diyerek yollarına devam etmişlerdi.
Sabr ü sebat ve nusret duası
Evet, ölümden kaçmanın mümkün olmadığını, bugün olmazsa yarın mutlaka öleceklerini ve nihayet Allah'ın huzuruna varacaklarını bilen mü'minler, ahde vefa göstererek Hak yolunda şehid veya vazifesini yapmış gazi olmaya karar vermişlerdi. Onlar, Câlût'u ve onun yüreklere korku salan ordusunu görünce ürküp kaçma yerine Tâlût'un etrafında daha bir kenetlenmiş ve Allah'a teveccüh edip sabra sarılmak gerektiğine inanarak şöyle niyaz etmişlerdi: "Ya Rabbenâ, üstümüze gürül gürül sabır yağdır, ayaklarımıza sebat ver ve kâfir topluluğa karşı bizi muzaffer eyle!" (Bakara, 2/250)
İsrailoğulları'ndan tahkiki imana ermiş bu küçük grup, sayıları az da olsa, Allah'a sığınmak suretiyle zafere kavuşabileceklerine gönülden inanmış; belli bir talim ve terbiyeden, bir ikaz ve rehabiliteden sonra ulaştıkları o iman ufkuyla içinde bulundukları hali değerlendirmiş ve içten yakarışa geçmişlerdi. Onlar, sadece "bize sabır ver" dileğiyle de yetinmemiş; "Sabrı başımızdan aşağı yağmur gibi boşalt, üzerimize bol bol sabır yağdır." demek suretiyle Allah'ın inayetine ve sabra ne ölçüde muhtaç olduklarını dile getirmişlerdi. "Rabb'imiz, Sen yarattın, Sen yetiştirdin bizi; en iyi Sen bilirsin ihtiyaçlarımızı, zaaflarımızı, eksiklerimizi... Sabırla coştur yüreklerimizi, cesaretle doldur içlerimizi; hiç titremesin bacaklarımız, asla kaymasın ayaklarımız. Geriye tek adım atmadan ve yerimizden ayrılmadan Senin yolunda mücahedenin hakkını verdir bize, o kâfirler topluluğuna karşı yardım ve zafer ihsan et şu bîçare bendelerine!.." mülahazalarıyla niyaz etmişlerdi.
İşte, İsrailoğulları'ndan çoğunun onca hır-gür çıkarmalarından, ahde vefasızlık yapmalarından ve inananları yüz üstü bırakıp geri dönmelerinden sonra, sâdıkların o kadarcık bir teveccühünü Cenâb-ı Hak cevapsız ve mükâfatsız bırakmamıştı. Allah'ın izni ve inayetiyle Dâvud (aleyhisselam) Câlût'u öldürmüş ve Tâlût ordusu, düşmanlarını bozguna uğratmıştı.
ÖZETLE
1- Ölümden sonra diriltilip Allah'ın huzuruna çıkacaklarını bilenler, "Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah'ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir." diyerek yollarından asla geri durmazlar.
2- Ölümden sonra diriltilip Allah'ın huzuruna çıkacaklarını bilenler, "Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah'ın izniyle, büyük cemaatlere galip gelmiştir. Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir." diyerek yollarından asla geri durmazlar.