Konuşan yalnız hakikattir !..

Beşer zulmeder, kader adalet eder...


Zalimler için yaşasın Cehennem!

Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkit ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur. Onun için, "O gün ki, bütün sırlar ortaya serilir." (Târık Sûresi, 86:9.) sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul'un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma'rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!

Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divân-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.

Divan-ı Harb-i Örfî, s. 19


***

Birden kalbime geldi ki, o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir malla mübadele olur.

Kastamonu Lâhikası, s. 49


***

O musîbetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü, o mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede, bir nevî şehâdet hükmünde olarak... onlar hakkında, aynı gazab içinde bir rahmettir.

Sözler, s. 158


***

Ümidim kavîdir ki, çok mâsumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden "ay", "vay" ve "ah"lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.

Divân-ı Harb-i Örfî, s. 50

...

23/4/2009

Dünya madem fânidir.

Hem madem ömür kısadır.

Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.

Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.

Hem madem dünya sahipsiz değil.

Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var.

Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.

Hem madem "Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez." (Bakara Sûresi, 2:286.)

sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.

Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.

Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.


Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.

Bediüzzaman Said Nursi


 Risale-i Nur'da isbat edilmiştir ki,

 bazan zulüm içinde adalet tecelli eder.

Yâni,

insan bir sebeple bir haksızlığa,

bir zulme maruz kalır,

başına bir felâket gelir,

 hapse de mahkûm olur,

zindana da atılır.

Bu hüküm bir zulüm olur.

Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır,

felâkete sürer.

Bu, adalet-i İlâhiyenin bir nevi tecellisidir.

Ben şimdi düşünüyorum...

Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor,

mahkemeden mahkemeye sevkediliyorum.

Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir?

Dini,

siyasete âlet yapmak mı?

Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünki, hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur.

Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor.

O bırakıyor..

diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. 

 Bir müddet de o uğraşıyor.. beni tazyik ediyor..

türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor.

Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor.

Böylece musibetten musibete felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum.

Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti.

 Bana isnad ettikleri suçun aslı,

esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar. Onlar bu ithamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar.

 İster kasıd, ister vehim olsun,

benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemal-i kat'iyetle yakînen ve vicdanen biliyorum ya..

 dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor ya..

hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyor ya..

O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular?

Neden ben suçsuz ve masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme ve muannid bir işkenceye maruz kaldım?

Neden bu musibetlerden kurtulamadım?

Bu ahval, Adalet-i İlâhiyyeye muhalif düşmez mi?

Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum;

üzülüyordum,

muzdarip oluyordum.

Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi bildim.

Ben, kemal-i teessürle söylerim ki;

benim suçum hizmet-i Kur'aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemâlâta âlet yapmakmış..

şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. ALLAH'a binlerle şükrediyorum ki;

uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i îmaniyemi

maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma,

azaptan,

 cehennemden kurtulmaklığıma,

hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma

yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma

mânevi gayet kuvvetli mânialar beni menediyordu.

Bu derûnî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı.

Herkes hoşlandığı mânevî makamatı ve uhrevî saadetleri âmâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak herkesin meşrû hakkı olduğu

hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben,

 ruhen ve kalben

bu ahvalden menediliyordum.

 Rıza-i İlâhiden başka fıtrî vazife-i ilmiyyenin sevkiyle

 yalnız ve yalnız îmana hizmet

hususu bana gösterildi.

Çünki, bu zamanda hiç bir şeye âlet ve tâbi olmıyan

ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i îmaniyeyi fıtrî ubudiyetle bilmiyenlere, bilmek ihtiyacında olanlara

te'sirli bir surette bildirmek,

bu keşmekeş dünyasında îmanı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bu tarzda,

yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda

 bir Kur'an dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı

 ve mütemerrid

ve inatçı dalâleti kırsın;

herkese kat'î kanaat verebilsin.

Bu kanaat da, bu zamanda, 

 bu şerait dahilinde dinin hiçbir şahsî, uhrevî, dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir;

 yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik

 şahsiyet-i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs

en büyük mânevî bir mertebede bulunsa

yine vesveseleri

bütün bütün izale edemez;

 çünki,

 imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki:

«O şahıs dehasıyla,

hârika makamiyle

bizi kandırdı.»

böyle der

ve

 içinde şüphesi kalır.

 Allah'a binlerce şükür olsun ki:

Yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında kader-i İlâhi ihtiyarım haricinde dini,

 hiç bir şahsî şeye âlet etmemek için

beşerin zâlimane eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor,

 ikaz ediyor.

Sakın diyor,

 îman hakikatını kendi şahsına âlet yapma;

tâ ki,

 îmana muhtaç olanlar anlasınlar ki,

yalnız hakikat konuşuyor,

nefsin evhamı,

şeytanın desiseleri kalmasın,

 sussun.

İşte Nur Risalelerinin,

 büyük denizlerin

büyük dalgaları gibi

 gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın kalblerde

ve

 ruhlarda

yaptığı tesirin sırrı budur;

başka bir şey değil.

Risale-i Nur'un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler yüzbinlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede

bu kadar ağır şerait altında

Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur.

Said yoktur;

Said'in kudret

ve

ehliyeti de yoktur;

 konuşan yalnız hakikattir,

hakikat-i îmaniyedir.

 Madem ki:

Nur-u hakikat, îmana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor..

bir Said değil,

bin Said feda olsun.

Yirmisekiz sene çektiğim eza ve cefalar,

mâruz kaldığım işkenceler,

 katlandığım musibetler

helâl olsun.

 Bana zulüm edenlerin,

 beni kasaba kasaba dolaştıranların,

hakaret edenlerin,

türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin,

zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine

hakkımı

helâl

ettim.

Âdil kadere de derim ki:

Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa,

herkes gibi

gayet meşrû

ve

 zararsız olan bir yol tutarak

şahsımı düşünseydim,

 maddî mânevî füyuzat hislerimi

 feda etmeseydim,

îman hizmetinde

bu büyük ve mânevî kuvveti kaybedecektim.

 Ben,

 maddî ve mânevî her şeyimi feda ettim,

her musibete katlandım,

her işkenceye sabrettim.

 Bu sayede,

hakikat-ı îmaniye her tarafa yayıldı.

Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüzbinlerce belki de milyonlarca talebeleri yetişti.

Artık bu yolda hizmet-i îmaniyede onlar devam edeceklerdir;

ve benim,

 maddî ve mânevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır;

yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.

Bize işkence edenler bilmiyerek,

kader-i İlâhinin sırlarına,

 derin tecellilerine

 akıl erdiremeyerek

hakikat-ı îmaniyenin inkişafına

hizmet ettiler.

Bizim vazifemiz onlar için

 yalnız hidayet temennisinden ibarettir.

Ben çok hastayım;

 ne yazmaya

ne söylemeye

 takatim kalmadı;

 belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetüzzehra'nın

Risale-i Nur talebeleri

bu vasiyetimi unutmasınlar.

Bedîüzzaman
SAİD NURSÎ
(R.A.)

Hakikatli bir rüya-i hayaliyede, Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:

"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?"

Rüyada demiştim:

"Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir Haşiye1 veya bir kısım maldan kırkta bir, Haşiye2 kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.

"Hem senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.

"Hem yirmi dört saatte birtek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbâniyeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenâb-ı Hak, onun kefareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı" demiştim.

Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-i hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır.



İkinci kelime ki, müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:

Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hattâ bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, "Herkes benim gibi berbattır" diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.

Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. "Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz." (Zümer Sûresi, 39:53.) kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. "Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamâmen de terk edilmez" hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah.

Yeis, ümmetlerin, milletlerin "seretan" denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mâni ve "Kulum Beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim" (Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 2, 19) hakikatine muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arap gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar.

İnşaallah, yine Araplar ye'si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur'ân'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.

 

Kaynak: Risale-i Nur Külliyatı

Elhasıl, gençlik gidecek.

Sefahette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû'-i istimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz.

….Nev'-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz.

Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah gençliğimizi bâdiheva, belki zararlı zayi' ettik.

Sakın bizim gibi yapmayınız." diyecekler.

Çünki beş-on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belasını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde zarara rızasıyla (kendi isteğiyle) girdiğinden merhamet edilmez ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn.
(Sozler'den)

                                     Natur


Sual : Cehennem şimdi mevcut olduğu takdirde, yeri nerededir?
Cevap : Biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, el’an Cehennemin vücuduna itikad ediyoruz, ama yerini tayin edemiyoruz.Sual : Bazı hadislerin zahirine göre, Cehennem tahtel-arzdır; yani yerin altındadır. Ve keza, bir hadise nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?
Cevap : Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen, arzın tahtı, merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, arzın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünkü, her otuz üç zıra’ derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen, merkeze kadar iki yüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkur hadisin meali mutabık gelir. Buna binaen, küre-i arzın merkezinde bulunan iki yüz bin derece hararetli bir ateş, Cehenneme bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette, kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam teçhizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir. Ve keza, bir hadise nazaran, 'Zemherir' namında, burudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadis de, o nazariyeye mutabıktır. Zira, merkez-i arzdan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, Zemherir de dahil olmak üzere, ateşin bütün mertebelerine şamildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş, bazen öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celp ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.

İşaratü'l-İ'caz, Sayfa 181

Üçüncü Sual: Cehennem nerededir?
Elcevap: -1- -2- Cehennemin yeri, bazı rivâyatla, 'tahte’l-arz' denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi, küre-i arz, hareket-i seneviyesiyle, ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, arzın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlûkat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahlûklar, gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
Cehennem ikidir. Biri suğrâ, biri kübrâdır. İleride, suğrâ kübrâya inkılâp edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ, yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i tabakatü’l-arzca malûmdur ki, ekseriya her otuz üç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek, merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harareti câmi, yani iki yüz defa ateş-i dünyevîden şedit ve rivayet-i hadise muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâya ait çok vezâifi, dünyada ve âlem-i berzahta görmüş ve ehâdislerle işaret edilmiştir. âlem-i âhirette, küre-i arz nasıl ki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker. Öyle de, içindeki Cehennem-i Suğrâyı dahi Cehennem-i Kübrâya emr-i İlâhî ile teslim eder.
Ehl-i İtizâlin bazı imamları 'Cehennem sonradan halk edilecektir' demeleri, halihazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasip bir tarzda inkişaf etmediğinden galattır ve gabâvettir.


1 'Gaybı Allah’tan başkası bilmez.'

2 'De ki: İlim ancak Allah katındadır.' Mülk Sûresi, 67:26.


Mektubat, Sayfa 14

İkinci Söz

25/3/2009


İkinci Söz

بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَلَّذِينَيُؤْمِنُونَبِالْغَيْبِ

Îmanda ne kadar büyük bir saadet ve ni'met ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, talihsiz bir tarafa; diğeri hudabin, bahtiyar diğer tarafa süluk eder, giderler.

Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi, şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki: Herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müthiş cenâzeleri ve me'yusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır. Diğeri Hüdâbîn, hudâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur , bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş'e içinde zikirhâneler.. herkes ona dost ve akrabâ görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem, tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer. Allah'a şükreder. Sonra döner, öteki adama rastgelir. Halini anlar. Ona der: "Yâhu sen divâne olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler, zâhirine aksetmiş olmalı ki; gülmeyi ağlamak, terhisatı, soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle.

(Orjinal Sayfa:17)

Tâ, şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikatı görebilesin. Zira, nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği Sûrette olamaz." Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. nedâmet eder. "Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden razı olsun ki, Cehennemî bir hâletten beni kurtardın." der.

Ey nefsim! Bil ki: Evvelki adam kâfirdir. Veya fasık gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir mâtemhâne-i umumiyyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise; ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât, ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş'et edip, onu mânen ta'zip eder. Diğer adam ise; mü'mindir. Cenâb-ı Hâlikı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgah-ı beşer ve hayvan ve meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvâniye ve insanîye ise; terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı faniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniyye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakkim memnun memurlardır. Bütün sadalar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş'esinden neş'et eden nağamâttır. Bütün mevcûdât, o mü'minin nazarında, Seyyid-i Kerim'inin ve Mâlik-i Rahim'inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatlar, îmanından tecelli eder, tezâhür eder.

Demek îman, bir mânevî Tûba-yi Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir Zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve îmandadır. Öyle ise, biz daima:

اَلْحَمْدُ ِللّهِ عَلَى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ demeliyiz...