Konuşan yalnız hakikattir !..

Beşer zulmeder, kader adalet eder...

Rabbanîlik

1/4/2009

Hiçbir peygamber, düşünüp, taşınıp şöyle bir sistem ortaya koyayım, diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz. Risalet mevzuunda doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak, insanlar içinden bir kimseyi peygamber yapmayı murad buyurur.. vakti ve zamanı gelince tamamen peygamberlik için yaratılmış bu seçkin İnsan'a, vazife, sorumluluk ve peygamberlik vazifesini duyurur, O da peygamberliğini ilan eder. Her peygamber seviyesine göre, vahiyle gelir, vahiyle yaşar ve vahiy kesilince de gider. Bizim hayatiyetimizin devamı için hava, su, ekmek gibi temel maddeler ne ise, peygamber için de vahiy odur. Onlar adetâ, Allah'tan gelen "üns" esintileriyle beslenirler. Feyz-i Akdes ve Mukaddesten daima sabâ rüzgarı gibi bir şeyler eser gelir ve onlar da bu esintiler devam ettiği sürece insanların arasında kalmaya katlanırlar. O kesilince de Rabb'e doğru iştiyakla kanat çırpar ve ötelere uçacakları anı beklerler.

Onlar, bütün varlıklarıyla Rabb'lerine teslim olmuşlardır. O neyi söylemelerini isterse ancak onu ve Rabb'lerinin istediği ölçüde söylerler. Getirdikleri din, tamamen Allah (cc) tarafından vaz' edildiği için onlar vazifelerinde Rabbanîdirler ve böyle Rabbanî bir vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.

Vazifelerini yaparlarken de, muhataplarının kabul veya reddi onları bağlamaz ve alâkadar da etmez. Evet onların vazifesi sadece tebliğ edip anlatmaktır. Muhaliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları hiç umurlarında değildir. Da'vâları adına taviz vermeleri ise, kat'iyen düşünülemez. "Ay'ı bir omuzuma, Güneş'i diğer omuzuma koysalar, vallahi bu da'vâdan vazgeçmem" onların umûmî düsturudur.[1]

 



[1] Bkz, İbn Hişam, Sire, 2/285.

Rose

Cahiliye dönemi arkada bırakılmış ve o döneme ait her şey artık, ya acı bir teessür ve bir hasretle, ya da müstehzi bir edayla anlatılıyordu. Evet, o dönem anlatılırken ya dudaklar geriye gidiyor, ifadeler tebessüme bürünüyor veya bir iç burkuntusuyla kekeleniyordu. Bir gün yine bâdiyeden gelen bir bedevi, mescidde Allah Resûlü'ne bazı şeyler anlatmıştı. Ve anlattığı şeyler arasında bir de şu vardı: "Ya Resûlallah! Ben de kız çocuklarımı kendi ellerimle gömmüştüm." demiş ve devam etmişti: Bunlardan birinde, kızımın elinden tuttum götürdüm; ki kızım, tam da gelişip çarpıcı bir hâl aldığı çağdaydı. Çölde iyice uzaklaşabildiğim kadar uzaklaştım. Sonra da bir yeri, kazma ve kürekle kazmaya başladım. Zavallı gafil çocuk, hiçbir şeyden haberi yoktu. Benimle beraber o da kendi çukurunu kazıyordu. (Adam bunları anlatırken Allah Resûlü bir bahar bulutu gibi dolmuş ve gözyaşları boşalmaya başlamıştı.) Kazma işi bitince geriye çekildim. Küçük yavru ne olacağından habersiz çukura bakıyordu. Aniden sırtına bir tekme indirdim. Başaşağı kuyuya giderken, "Babacığım babacığım!" diye feryat ediyordu. Allah Resûlü, hıçkıra hıçkıra ağlayınca sahabe-i kiram, adama "Resûlullah'ı ne diye müteessir ediyorsun", diye itap etmeye başladılar.[1]

Evet, işte o zamanki insanların durumu buydu. Kadının hakk-ı hayatı yoktu. Ve Allah Resûlü böyle bir cemaat içinde zuhur ediyor, her şeyi kendi değerine irca ettiği gibi, kadına da değerlerüstü değer kazandırıyor. Evet, o gün kadın hor görülüyor, irdeleniyor, yedi kapı kovuluyor, baba ona karşı yüzünü ekşitiyor ve yeni doğan kız çocukları babadan saklanıyordu. Vakıa, o gün istatistik bilinmiyordu ve öyle bir istatistik de yapılmamıştır. Ama, yaşayan kadınlar, zannediyorum % 50, babalarına gösterilmeden, kaçırılan kadınlardı. Belki sadece Hz. Ebu Bekir gibi fıtraten selim olarak doğan ve temizliğe açık olan ruhlar çocuklarını öldürmemişlerdi. Bunun dışında gençliğinde Müslümanlığı idrak edemeyen pek çok kimse mutlaka bir kız çocuğunun katili bulunuyordu. İşte bu cemaat içinde Allah Resûlü (sav), kızları en yüksek pâyeye ulaştırıyordu.

Bakın Nesaî'nin Âişe Validemiz'den naklettiği hâdise: "Huzur-u risalet penahiye bir kız geldi: "Ya Resûlallah", dedi "Babam beni istemediğim hâlde amcamın oğluyla evlendirdi." Allah Resûlü derhal babasını çağırdı: "Kızını, istemediği halde bir başkasıyla evlendirmeye zorlayamazsın." dedi. Adam: "Nasıl emrederseniz ya Resûlallah!" diyerek yaptığından vazgeçti. Zaten, sahabinin başka türlü düşünmesi de mümkün değildi. Adam belki de, kızını vermekle yeğenini bir sıkıntıdan ve zor bir durumdan kurtarmak istiyordu ancak, Allah Resûlü'nün emri her şeyden üstündü. O, Allah Resûlüne teslimiyet ifade eden sözlerini bitirince, kız ayağa kalktı ve şöyle dedi:

"Ya Resûlallah, benim esas maksadım babama muhalefet değildi. Ancak, İslâm'da bunun hükmü nedir? Baba, kızını birine verme hususunda nereye kadar selâhiyet sahibidir? İşte bunu öğrenmek istemiştim ve buraya da bu niyetle gelmiştim."[2] Dün kuyulara atılan, horlanan, hakir görülen, toprağa gömülen kız, kısa bir zaman sonra Peygamberin huzuruna çıkıyor ve rahatlıkla hakkını arayabiliyordu. Acaba evleneceği kişi hakkında babası ona zor kullanabilir miydi? İşte o, bunu soruyordu. Birkaç sene evvel, böyle bir hâdise olacağı söylenseydi, o günün insanları dinlediğine inanamaz, ya da söyleyenin aklından zoru olduğunu kabul ederdi. Ama, işte, bütün bunlar oluyordu.

 



[1] Dârimî, Mukaddime, 1
[2] Nesâî, Nikâh, 36

Allah Resûlü, fethin zirvesinde olduğu dönemlerde dahi ferdî münasebetlere son derece ehemmiyet veriyordu. O bir iki sene içinde bütün Mekke halkının kendisine dehalet edeceğini biliyordu ama, buna rağmen Halid b. Velid'le Amr b. Âs'ın gelişini ayrı bir iltifatla karşılıyor ve onlara teveccüh yağdırıyordu. Evet, yanında bulunan ashabını, bu iki dâhiyi karşılamaya göndermişti ve Halid, teslimiyet mânâsına elini uzattığı zaman Allah Resûlü, ona şöyle iltifatta bulunmuştu: "Ben de hayret ediyordum; Halid gibi akıllı bir insan nasıl olur da küfür içinde kalır.. ben bir gün gelip, senin Müslüman olacağına kat'iyen inanıyordum."[1] O hâletteki bir insana, Allah Resûlü'nün söylediği bu sözler, iltifatların en büyüğüdür. Ve işte Halid bu iltifatlarla müstakbel hayatı adına kimbilir nasıl metafizik gerilime geçmiştir? Bu arada Amr b. Âs da, Allah Resûlü'nün elinden tutmuş, bir türlü bırakmıyordu. Durmadan ısrar ediyor ve: "Ya Resûlallah, günahlarım için istiğfar et ve Cenâb-ı Hakk'a yalvar." diyordu. "Dua et, Allah beni affetsin!" İki Cihan Serveri, ona da iltifatta bulunuyor ve şöyle diyordu: "Bilmiyor musun, İslâm, daha önceki bütün günahları siler süpürür... İnsan, İslâm'a girince anasından doğduğu gün gibi tertemiz olur."[2]

Evet, Allah Resûlü artık, gönüllere taht kurmuş ve mübeccel şahsiyetine teveccühü tebliğ adına değerlendiriyor, insanlar da fevc fevc O'na doğru koşuyor, O'nun dinine dehalet ediyordu. Hatta o günkü mevcelenme geldi ta bu günlere ulaştı. Öyle inanıyor ve öyle zannediyoruz ki, Efendimizin mübarek mesajı bundan sonra da, kıyamete kadar, kendisine has ihtişamıyla devam edecektir.

Basına yansıyan kadarıyla olsun meseleye baktığımızda, bugün Avrupa'da milyonlarca insan Müslüman olmakta ve dünya Müslümanlığa doğru kaymakta. Evet Avrupa İslâm'a gebedir ve yakında hamlini vaz' edecektir. "İslâm dünyasında ise doğum tamamlanmak üzeredir. Bir de şimdi cihanın şu şarkına, yani nifak düşüncesinin hakim olduğu yerlere bakın! Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçmesine ve bu yöre insanının korkunç asimilelere maruz kalmalarına rağmen, burada yaşayan Müslümanlar; Türkistanı, Mengücistanı, Özbekistanı, Dağıstanı ve Kırgızistan'ıyla düşünce ve ruh dünyalarından pek bir şey kaybetmemiş gibi kendi düşünce dünyalarına koşuyorlar. Yakın bir gelecekte en olmaz beldelerin bağrında dahi Ezan-ı Muhammedî duyulacak ve orada da fevc fevc İslâmiyet'e dehaletler olacaktır. Allah Resûlü'nün tebliğini temsil edenler, dünyanın hiçbir yerinde, bu tebliğin ulaşmadığı yer bırakmayacak ve bütün bunları yaparken de, birer muhabbet ve şefkat fedaisi gibi davranacaklardır.

 



[1] İbn Kesir, el-Bidaye, 4/273; Kenzu'l-Ummâl, 13/374
[2] İbn Kesir el-Bidaye, 4/271

sarı lale

Bir gün ashabdan biri Allah Râsûlü'ne: "Ya Resûlallah biraz kendinizden bahseder misiniz?" der. Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur: أَنَا دَعْوَةُ إِبْرَاهِيمَ، وَبُشْرَى عِيسَى "Ben İbrahim'in duâsı ve Hz. İsa'nın muştusuyum."[1]

Kur'ân-ı Kerîm iki ayrı âyetiyle bu hususa temas eder.

1) Hz. İbrahim (as) şöyle duâ etmiştir:

"Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden, Sen'in âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Yegane Azîz ve Hakîm Sen'sin." (Bakara, 2/129).

2) Hz. İsa'nın (as) müjdesi:

"Hatırla ki, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın benden evvelki Tevratı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)' demişti. Fakat o, kendilerine apaçık deliller getirince ‘Bu, âşikâr bir büyüdür' dediler." (Saf, 61/6).

Evet, Allah Resûlü (sav), sürpriz olarak ortaya çıkmış biri değildir. O daha gelmeden asırlarca önce haber verilen ve gelmesi bütün cihan tarafından beklenen bir Nebîdir.

O'nun nübüvvetine en büyük delil, mu'cizeliği ebedî olan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânda yüzlerce âyet, İki Cihan Serverinin hak nebî olduğunu dile getirmektedir. O'nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin, Efendimiz'in risâletini inkâr etmesi asla mümkün değildir. Ancak biz başlıbaşına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyeceğiz. Zâten yeri geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat ettiğimiz âyetleri arzederken, bu mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.


İnançsız sînelerde bir gece garipliği,Sarmış ufuklarını zulmetler perde perde,Bir zifirî karanlık ki rûh müptezelliği,Sanki kızıl bir karadelik var az ilerde,İmana hasret gidilen bu yerde

Hülyâları tıpkı zulmette dönen bir dolap,

Ne gelenden bir haber ne gidenden bir iz var..

Yeis bir derince kuyu ve ötesi serap,

Sam gibi eser o iklimde esince rüzgâr;

Bütün varlık kaos, eşya sitemkâr...

İnananların ufku gökyüzü gibi parlak,

Bir derinlik içinde geçer "ân"lar, saatler..

Yeryüzü güzellikler meşheri yaprak yaprak;

O iklimde her yol Cennete doğru ilerler.

Yollarda nuranî gökçek yüzlüler...

Tül tül bulutlar altında bitmeyen bir bahar,

Salar kendini rûh uyanılmaz bir uykuya;

Gönül yaydan boşalan ok, şikârını arar;

Gittikçe tüllenir karşı ufukta bir ziyâ;

Daha ileride ışıktan deryâ...

Sonsuza yelken açılır bu derin hülyâda,

Ne düşler yeşerir bin bir hâtıra zevkiyle;

Sonra vuslata ererler bu tatlı rüyâda,

Sînelerinde duyulan sonsuzluk şevkiyle..

Gâye O, diğer şeylerse vesile...

Peygamber Efendimiz'in şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslam'ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü peygamberlik hakikati, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur.

Allah Resûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: "Cahiliye devrinde Allah Resûlü'yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim... Baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, "Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum." dedi.

Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O'ydu. Çünkü, Efendimiz'in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O'nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O'nu "Muhammedü'l-Emin" diye çağırırlardı. Efendimiz'in hayatına ve ahlakına baktığımızda, O'nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hıyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma.. gibi hususlar O'nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir.

Efendimiz'in çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatini anlatmayı veya "emr-i bi'l-mârûf, nehy-i ani'l-münker"i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, "Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?" gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekân değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî'yi ve Efendimiz'in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de O'nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.

Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah'tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır

O'nu bekleyen ve O'nu müjdeleyenlerin sayısı sadece bir-iki kişiye münhasır değildi, bunlar çoktu ve Zeyd b. Amr da bunlardan biridir. Aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbî Saîd b. Zeyd'in babası ve Hz. Ömer'in amcası olan Zeyd, Hanîflerdendi. Bu zât, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış tulûa beş dakika kala gurub edenlerden biriydi. Bunun da beşaretleri olmuştu ve en mühimi de şu sözleriydi: "Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?"

Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah'a (cc) inanıyor ve O'na teslimiyetini arzediyordu. Ancak ne inandığı Allah'a, "Allahım" diyebiliyor, ne de O'na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.

Sahâbe-i Kiram'dan Âmir b. Rebî'a, bize şunu naklediyor: "Zeyd b. Amr'dan işittim, birgün şöyle diyordu: ‘Ben Hz. İsmail'in, sonra Abdülmuttalib'in soyundan gelecek bir nebî bekliyorum. O'na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, hak nebîdir. Eğer senin ömrün olur da O'na yetişirsen, benden O'na selâm söyle! Sonra da, sana O'nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma!' dedi. Ben de ‘buyur anlat' dedim. Devam etti: ‘Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de değildir, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed'dir. Doğum yeri Mekke'dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra kavmi, O'nun getirdikleri, onların hoşlarına gitmediğinden, O'nu Mekke'den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)'e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim'in dinini aradım. Bütün konuştuğum yahudi ve hristiyan âlimleri bana, (senin aradığın daha sonra gelecek) dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar: O, son peygamberdir ve O'ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.' "

Âmir b. Rebî'a devam ediyor: "Gün geldi ben de Müslüman oldum. Allah Resûlü'ne, Zeyd'in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd'in selâmını aldı. Ardından da şöyle buyurdu: Ben Zeyd'i Cennet'te eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm."[2]

Varaka b. Nevfel bir hristiyan âlimiydi ve Hz. Hatice'nin de akrabasıydı. Allah Resûlü'ne ilk vahiy gelmeye başladığında, Hatice Validemiz (r.anha) durumun ne olduğunu öğrenmek için ona gelmiş ve Varaka'dan şu cevabı almıştı: "Ya Hatice! O doğru sözlü bir insandır. Gördüğü, nübüvvetin ilk başlangıcında görülmesi gerekenlerdir. O'na gelen Namûs-u Ekber'dir. Hz. Musa'ya ve Hz. İsa (a.s)'ya da o gelmiştir. Yakın zamanda O, peygamber olacaktır. Eğer o günlere yetişebilirsem, ben de O'na îman eder ve mutlaka müzahir olurum."[3]

Abdullah b. Selâm ise bir yahudi âlimiydi. İslâm'a girişini bizzat kendisinden dinleyelim: "Allah Resûlü Medine'ye hicret edince herkes gibi ben de görmeye gittim. Etrafında birçok insan vardı. Ben içeriye girdiğimde mübarek dudaklarından şu sözler dökülüyordu: أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطْعِمُوا الطَّعَامَ... "Önünüze gelene selâm verin ve yemek yedirin." O'nun sözlerindeki büyüye ve çehresindeki derinliğe vurulmuştum. Hemen orada şehadet getirip Müslüman oldum. Çünkü O'nda gördüğüm sima ancak bir peygamberde olabilirdi."[4]

Abdullah b. Selâm (ra) mühim bir şahsiyetti. İbn Hacer (ra), "İsâbe"de kaydettiğine göre, Hz. Yusuf'un neslinden geliyordu.[5] İtibarlı bir insandı. O'nun şahitliği bizzat Kur'ân'da tebcîl edilerek ve delil getirme sadedinde anlatılıyordu: قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِندِ اللهِ وَكَفَرْتُم بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ

عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ "De ki: Hiç düşündünüz mü; şayet bu, Allah katından ise ve siz de O'nu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı halde, siz yine de büyüklük taslamışsanız (haksızlık etmiş olmaz mısınız?) Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." (Ahkâf, 46/10).

Âyette zikredilen Benî İsrailli şahit, Abdullah b. Selâm'dır. Her ne kadar bazı müfessirler, bu sûrenin Mekkî oluşunu nazara alarak zikredilen şahsın Hz. Musa (a.s) olacağını söylemişlerse de, bu âyetin Medenî olduğu görüşü daha kuvvetlidir. Yani Ahkâf sûresi Mekkî olmakla beraber sadece bu âyet Medenî'dir. Ve Abdullah b. Selâm'dan bahsetmektedir.


 

 

Bu yolculuk Şam'a yapılmaktadır. Kervan bir yerde konaklar; Allah Resûlü de kervana gözcü olarak bırakılır. Diğerleri istirahata çekilmek üzere bir hana yerleşirler. Bazılarının, yanlışlıkla "Buhayra" dedikleri rahip Bahîra, gelmekte olan bu kervanı seyrederken dikkatini çeken bir hâdise olmuştur. Kervanın üzerinde bir bulut vardır ve bulut, sürekli kervanı takip etmektedir. Kervan durunca durmakta, yürüyünce de harekete geçmektedir. Bunun üzerine Bahîra kervanda bulunan herkesi yemeğe da'vet eder. Daha önceleri kervanlarla hiç ilgilenmeyen Bahîra'nın bu davranışı herkesi şaşırtmıştır. Efendimiz hariç herkes bu da'vete icabet eder. Fakat rahip gelenler içinde aradığını bulamamıştır. Bunun üzerine kervanın başında kimsenin kalıp kalmadığını sorar. Aldığı cevab üzere O'nu da çağırtır. Daha O'nu görür görmez, hükmünü verir. Ve Ebu Talib'e O'nun kim olduğunu sorar. "Oğlum" deyince de, Bahîra buna pek inanmak istemez, zira, onun tesbitlerine göre bu O'dur. O'nun babası, henüz O doğmadan vefat etmiş olmalıdır. Ve, daha sonra Ebu Talib'i bir kenara çekip, bu yolculuktan vazgeçmesini tavsiye eder. Çünkü ona göre yahudiler haset insanlardır. Bu çocuğun simasından O'nun son peygamber olduğunu anlayabilirler ve kendilerinden olmadığı için de O'na bir kötülük düşünebilirler, mülahazasıyla, Ebu Talib'e: "Sen bu yolculuktan vazgeç" der. Ebu Talib denileni yapar.. bir mazeret bulup kervandan ayrılır ve Mekke'ye geri döner.[1]

Bahîra, hakikatı söylüyordu. Fakat bilemediği bir husus vardı. O Allah'ın (cc) himayesindeydi ve O'nu hayatının sonuna kadar Allah (cc) koruyacaktı ki, وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ yani "Ey Habîbim! Allah seni (iç ve dış mihrakların şerrinden) koruyup muhafaza edecektir." (Maide, 5/67) âyeti de bunu ifade etmektedir. Evet, Rabb'i, O'na böyle diyordu.. ve dediğini de yerine getirecekti...


Etiketler: sonsuz nur, efendimiz sav, efendimizin yolcukları, şam seyahati, rahip bahira, ebu talip, bulut, başını üzerinde bulut






Sonsuz Nur- Hocaefendi