Google Adsense, her aşamadaki websitesi yayıncılarının site içeriğiyle ilgili Google reklamlarını websitelerinde göstererek para kazanmalarını sağlayan hızlı ve kolay bir yoludur. Google reklamları, ziyaretçilerinizin sitenizde aradıkları konulara ve ilgi alanlarına uygun olduğu için, hem içerik sayfalarınızı zenginleştirir hem de websitenizden para kazanmanızı sağlar. İçerik için AdSense hakkında daha fazlasını öğrenin.
Buna ek olarak, Google AdSense'e kayıtlı olan web sitesi yayıncıları, ziyaretçilerine Google web ve site araması sunabilirler. Böylece yayıncılar, arama sonuçları sayfalarında gösterilen Google reklamları üzerinden para kazanırlar. Arama için AdSense hakkında daha fazlasını öğrenin.
--------------------------------------------------------------------------------
BİR BAKIŞTA
--------------------------------------------------------------------------------
• Web site kazancınızı artırın
• Kullanıcılarınıza ilgilerini çekecek reklamlar gösterin
• Binlerce arama reklamvereninden oluşan bir ağa katılın
• Birkaç dakika içinde Google reklamları yayınlamaya başlayın
--------------------------------------------------------------------------------
Yazdırılabilir sürüm [PDF]
--------------------------------------------------------------------------------
Sitenizi geliştirin—ve kazancınızı artırın.
İçerik hedefli reklamlarla kullanıcılarınızın geri dönüşünü sağlayın.
Reklamlardan daha fazla kazanmak istiyorsunuz, fakat kullanıcılarınıza hedeflenmemiş reklamlar sunmak istemiyorsunuz. Google AdSense™, otomatik olarak site içeriğinize uygun olarak hedeflenmiş ve kullanıcılarınızın kullanışlı bulacağı reklamlar sunarak bu sorunu çözüyor. Bu da daha fazla tıklama alacağınız anlamına gelir. Daha fazla tıklama, daha fazla kazanç demektir.
Çok az çabayla binlerce reklamverene ulaşın.
Reklamverenlerle anlaşma yapmak ve ilişki kurmak tam zamanlı bir iştir. Google AdSense bunu sizin için yaptığına göre, şanslısınız. Reklamverenlerimiz dünya çapında markalardan küçük yerel şirketlere kadar değişkenlik gösterir ve eğitimden seyahate, kiralık dükkanlardan mobilyaya dek pek çok kategoriyi içerir. En iyi özelliği ise, başladıktan sonra AdSense programının hiçbir bakıma ihtiyacı olmamasıdır.
Sitenizin kazanç potansiyelini artırın.
Web sayfalarınızla ilgili reklamlar gördüklerinde insanlar reklama tıklar, ve Google bunun için size ödeme yapar. AdSense programı sizin için finansal yatırım ve işgücü gerekmeden daha fazla para demektir.*
BU AHLAKTAN BİZDE DE VAR MI ?
4/5/2009En kötü ahlak, kanaatinde inatçılık etmek, birinin düzeltmesine asla rıza göstermemek. En güzel ahlak da, yanlışta ısrarcı olmamak, birinin düzeltmesinden memnun olmak. Bu ahlak, daha ziyade Halife Hazreti Ömer'in ahlakıdır.
O, kendi düşüncesinde asla ısrarcı olmaz, birileri gelir de ona kanaatinin yanlışlığını ifade ederse asla diretmez, hemen doğruyu kabul ederek kendi düşüncesini terk ederdi. Bundan dolayı ona vakkaf denmiştir.
Vakkaf; bir arabanın hızla giderken önüne bir engel çıkmasıyla frene basılıp da aniden zınk diye durdurulmasıdır. Hazreti Ömer de bir şeyi kabul etmiş, hızla uygulamaya giderken biri önüne çıkar da onun yanlışlığını söylerse aniden durur, doğru bulursa kabul etmekte asla tereddüt göstermez sonra da şöyle derdi:
- ALLAH razı olsun senden, beni bir yanlıştan kurtardın. Yoksa ben sadece yanlış kanaatte kalmayacak, yanlışı uygulayacaktım da. Bu konuda oldukça ibretli olaylar anlatırlar. Birini geceleri Medine'de birlikte gezdikleri Abdurrahman bin Avf Hazretleri nakleder.
Bir gece Medine sokaklarında gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:
- Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?
Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar:
- Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler...
Abdurrahman bir Avf der ki:
- Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!
İrkilir Halife.
- Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabi:
- ALLAHü Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız.' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!
Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'ın eline uzatarak der ki:
- Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar bize cevaz isteyebilirler.
Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz:
- ALLAH insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrusunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!
***
Ne dersiniz? Sizde de var mı böyle bir anlayış? Siz de kendi düşüncenizi dostlarınıza kontrol ettirir, daha doğrusunu duyunca hemen kabul eder misiniz? Yani vakkaflık sizde de söz konusu mu? Yoksa kimse sizin gibi doğru düşünemez, sizi kimse tashih edemez mi? Siz hep herkesten iyi düşünür, herkesi siz mi düzeltirsiniz?
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Eee?
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
— Neden olmaz?
— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için ALLAH, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: "Ağaç yas iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. ALLAH, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Ali’yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık "Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak" diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, "Ne dediniz hocam?" demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
* * * * * *
maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Unutmayın;
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.
kaynak:
Kâbe ölçülerine göre yapılan tek cami
![]() |
Kabe'nin duvarlarının ölçüsü 11.68, 12.04, 10.18, 9.90 metre. İsmail Ağa Camii'nin duvarları da Kabe duvarları gibi birbirinden farklı ölçülere sahip.
İsmail Ağa Camii, mimarisinden çok sosyal konumu nedeniyle büyük ilgi gören ve önemli bir cami… Mimarisindeki sadelik ve tevazu nedeniyle dış görünüş olarak turistik bir değer atfedilmeyen İsmail Ağa Camii'nin aslında dünyadaki Kabe ölçülerine göre yapılmış tek cami olduğunu biliyor muydunuz?
1723 yılında Osmanlı'nın 56. Şeyhülislamı Ebuishak İsmail Efendi'nin yaptırdığı caminin ölçüleri, en, boy ve yükseklik olarak Kâbe'nin ebatları ile birebir örtüşüyor. Tüm duvarları tıpkı kabe gibi farklı ölçülere sahip. Yani 9m ile 11 metre. Kagir ve kubbeli cami, Lale Devri Osmanlı mimarisinin barok üsluba geçiş örneklerinden. Ana kubbenin iki yanında üçer küçük kubbe daha var. En, boy ve yükseklik bakımından Kábe'yle aynı ölçülerde. Caminin içinde sekiz mermer sütunun üzerinde kadınlar mahfili cemaat bölümünün üstünde, beş küçük kubbe yer alıyor. Kabe'nin çevresindeki revakları hatırlatıyor. .. Bu bölümün sağında ve solunda duvara oyulmuş iki mermer mihrap bulunuyor. İsmailağa Camii, 1894'teki büyük İstanbul depreminde harap oldu, minaresi yıkıldı. Bakırcı ve kalaycılara mesken oldu. 1952'de Vakıflar'ın gözetiminde halkın yardımlarıyla aslına sadık kalınarak onarıldı ve yeniden ibadete açıldı. Yenişafak
ÖZGÜRLÜK İÇİN 4 İŞLEM
4/5/2009Herkes biliyor ki:
Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.
Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin �senin gibi� olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen �sen� ol, böylece herkesten daha iyi ol.
Kendini kendinden çıkar
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yaşın kaç ise, bir o kadar rakamı yaşından çıkar ki geriye sıfır kalsın. Hayata başladığın güne git. Doğduğun gün ağzından çıkan ilk çığlığı hatırla. Şu anda yaşadığın şehirde bir günde yüzlerce, binlerce bebek doğuyor. Hepsi de bir çığlıkla karışıyorlar hayata. Kendine bir sor; onların doğması ne kadar umurunda? Ne kadar önemsiyorsun uğramadığın bir yerde, tanımadığın bir kadının tanımadığın/tanımayacağın bir bebeği doğurmasını? Doğduğu gün işte sen de böylesine umursanmaz biriydin. Şükür ki yanı başında annen baban vardı da, dünyaya ilk acemi bakışlarına şefkatli bakışlarıyla karşılık verdiler. Elinden tuttular, ninni söylediler, büyüttüler, beslediler seni.
Seni önemli kılan onların sevgisiydi. O sıralar seni ne Nike tanıyordu, ne Coca-Cola önemsiyordu, ne de LCW düşünüyordu. Seni önemeyenler, üstünde hiçbir şey olmadığı halde önemsiyordu seni. Seni sadece sen olduğun için seviyorlardı.
İstersen doğduğun günden biraz daha geriye gidelim. Birkaç ay daha geriye.. O zamanlar annenin karnında karanlıklar içindeydin. Sadece onun fark ettiği, onun hissettiği biriydin. Oracıkta kala kalsaydın ya da hiç çıkamasaydın, kimse önemsemeyecekti seni. Bildiğin bütün markalar seni hesaba katmadan satmaya devam edecekti, sevdiğin bütün reklamlar seni düşünmeden oynayıp duracaktı.
Bir de şöyle düşün: Sen �içerideyken� henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin. Belki ellerini bile istemeyecektin. Belki yüzünü bile gereksiz görecektin. Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?
Birkaç ay daha geriye gidelim. Henüz iki hücreden ibaretsin. Annen bile farkında değil varlığının. İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın. Hatta, bir adın bile olmayacaktı.
Hiç doğmasaydın, şu an aramızdan eksik olacaktın. Ama eksikliğini bile fark etmeyecektik. �Caner şimdi burada olsaydı!� bile diyemeyecekti annen baban ve sınıf arkadaşların. Çünkü olmayacaktın ve olmadığın için de olmadığın fark edilmeyecekti. Örneğin �Sümeyye seni ne kadar özledim!� diyen bir arkadaşın olmayacaktı. Çünkü hepten eksik olduğun için arkadaşın eksikliğini çekmeyecekti.
Senin anlayacağın hiç var olmamak ölmekten beterdir. Öldüğünde hiç olmazsa, ardın sıra ağlayanların olur, eksikliğini çekenler olur, özleyenlerin olur. Ama hiç yaşamadığında, hesaba katılmazsın, sözün bile edilmez.
İşte şimdi hesabını yeniden yap; kendini kendinden çıkar. Geriye sıfır kaldığında, yani sen adı bile olmayan bir hücre topluluğu olduğunda seni önemseyen kim olabilir? Tanıdıkların içinde öyle biri var mı? Sevdiklerin arasında seni hiç yokken seven biri var mı? Örneğin, yüzün ortada bile değilken yüzünü özleyen biri var mı?
Nasıl olabilir ki? Seni en çok sevenler bile seni sen varolduğun için sevdi. Şimdi sen, seni sen yokken bile seven birini düşünmek istemez misin? Seni sen var olduğun içen sevenleri hatırladığın kadar, seni sevdiği için var edeni hatırlamak istemez misin?
Kendini kendinle çarp
Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin. Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın. Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun. Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun. Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok. Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar. Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil. Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.
Şimdi tekrar düşün. Sen, en azından yüzüne bakarak anlayabileceğin gibi, seni yaratan için bir tanesin, biriciksin, çok özelsin. Aynaya bakıp yüzünü gördüğünde, hep bunu hatırla. Sen hayran olduğun birilerine benzediğin için önemli değilsin. Sen şarkılarını severek dinlediğin şarkıcı gibi konuştuğun için özel değilsin. Sen giydiğin ayakkabı sayesinde, tuttuğun takımın başarıları yüzünden, tişörtünün üzerinde yazan marka için biricik değilsin. Sen, sadece �Sen� olduğun için önemlisin. Seni biricik, bi�tanecik ve özel olarak yaratan, yaşatan bir Yaratıcı seni önemsediği için önemlisin.
Kendini kendine böl
Etrafına bir bak. Ne kadar çok insan ne kadar çok şey peşinde koşuyor. Çok para, çok mal, çok yer, çok iş, çok yemek, çok araba, çok tatil, çok çok� Ne kadar telaşla yaşıyorlar. Herkesin çok acelesi var, çok telaş içindeler, çok koşturuyorlar, hep bir yerlere yetişmek istiyorlar. Durup kalsalar kaybedecekler sanki.. Koşturmasalar ellerindekileri düşürecekler gibi.
Şimdi bir de kendine bak. En çok ne mutlu ediyor seni? Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor? Kaç sahici arkadaşın var? Kaç sırdaşın var? Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor. Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni. Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler�
Şimdi geri dön. Dur ve yeniden bak. Meydanlarda koşturan insanların aradıklarını bir düşün. Merdivenleri telaş içinde tırmanan, otoyolları son hızla tüketen kalabalıkların neyin peşinde olduğunu düşünmeye çalış. Aslında onların çoğu senin çoktan bulduğun çok az şeyin peşinde. Ama çok koşturdukları için bir türlü durup kendilerine soramıyorlar. Yazık ki aradıklarını sandıkları şeyi bulduklarında da tanımayacaklar.
Sen senin için önemlisin. Biricik olduğun için önemlisin. Kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırak. Kendini kendinle kıyasla. Kendini başkalarının yaşadıkları ile tanımlamak yerine kendi yaşamınla tanımla. İçinde başkasının plağı çalmasın. Kendi sesinle konuş. Kendi yüzünle bak hayata. Kendini önemli bilerek yürü sokaklarda.
Nefes alıp verebildiğin için, güneşe çıplak gözle bakabildiğin için, rüzgârı hissedebildiğin için mühimsin. Yaratıldığın için önemlisin. Kendini kendine bölersen, eline tam tamına bir 1 geçecek. Ne yarımsın, ne eksiksin, ne de kimselerin seni tamamlamasına ihtiyacın var. Sen mühimsin.
Dr. Senai Demirci
Alev Yollarının İffet Süvarileri
3/5/2009Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı.
İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu.
Dalgındı…
Asya her şeyini almış götürmüştü.
“ Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.
***
İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya’nın yolunu tutar.
Annesi yalnızdır.
Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı onbir’dir.
Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.
Annesi, İsmet’ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.
İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.
Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.
Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.
Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.
Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.
Adı Asya’dır.
İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.
Babası Bakan’dır.
İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.
Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.
Bunu farkeden İsmet Öğretmen;
“Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.“ diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.
Asya, ateşten bir gömlektir.
Ve bir gün…
Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.
Okulda kimsecikler kalmaz.
İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya’dır.
Kapıyı kapatır.
Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.
Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.
Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;
“Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !
Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”
İsmet Öğretmen çaresizdir.
Alev vurur yüzüne.
Kıpkırmızı kesilir.
“Hazreti Yusuf’un “Allah’ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.“ sözü aklına gelir.
Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.
Gelen Asya’nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.
İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.
Kitaplarını toplar ve çıkar.
Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım“ der. Belki Hz. Ömer’in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.
Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.
Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”
Öğrencilik yıllarında iken Konya’da dinlediği Ali Ulvi Kurucu’nun sözlerini hatırlar:
“Sevgili gençler! Ben Medine’de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah’ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”
İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.
Asya’nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.
Güller Asya Stepleri’nde solmamalıydı.
Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.
Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.
Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.
Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.
Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya’nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.
Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah’ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.
Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah’tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.
Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.
O’nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.
O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet’imizsin ” demişti.
O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..
İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.
Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.
Odaya girdiğinde Müdür Bey’in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey;
“Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”
Olan olmuştur…
Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.
İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya’dan böyle bir iftirayı beklemez.
Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.
Akasya’dan ayrılmaya karar verir.
Onun ayrılma kararı Asya’yı yıkar.
Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.
Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.
Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.
Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…
İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.
Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”
İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.
Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.
“Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”
Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.
Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.
İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.
Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.
“Sevgili İsmet Öğretmen!
Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini.
Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.
Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz.
Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak!
Güller yanmayacak!
“Ya Rabbi!”dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”
Kur’an
Harun Tokak - Yeni Şafak
kaynak www.bicare.net

* Standart olarak bir dizüstü pilinin (bataryanın) ömrü yaklaşık 1.000 (bin) dolum olduğundan, yeni alınan bir pilin ilk kullanımı çok önemlidir. Yeni aldığınız pili kullanmadan önce, pil dizüstü bilgisayara takılı ve dizüstü bilgisayar kapalı vaziyette iken cihazı yaklaşık 10-12 saat şarjda bırakınız. Dizüstü bilgisayarı çalıştırdığınızda pilin % 100 dolmuş olduğunu göreceksiniz. Pili gelecekte de verimli şekilde kullanabilmek için, pili % 5 seviyesine kadar deşarj edip tekrar % 100 oluncaya kadar şarj etme işlemini en az 4-5 kez tekrar edin.
* Hiçbir zaman pili tam şarj etmeden adaptörden çıkartmayın ve şarjı % 5'ler seviyesinde iken yani tam bitmeden tekrar şarj edin.
* Dizüstü bilgisayarın arkasında yazan input (giriş) volt ve amper değerlerini taşıyan, yeterli güç seviyesine sahip bir güç adaptörü ile kullanın. Adaptör ve pilin orijinal olmasına dikkat edin, kesinlikle yan sanayi ürünler kullanmayın.
* Dizüstü bilgisayarınızı masaüstü PC niyetine kullanıyorsanız, elektriğe takılı iken pil % 100 dolduğu zaman elektriğin fişini çekin. Şarjı % 5 seviyesine düşünce elektrik fişini tekrar takın. Çünkü pil enerji seviyesi % 0 mertebesine indiğinde, pillerin ilk şarjı alması güçleşmekte ve ayrıca enerjisinin asla kesilmemesi gereken pil iç devresi bozulabilmektedir. Bu durumda pil hücreleri sağlam olsa bile pil sağlıklı bir şekilde çalışmayacaktır.
* Dizüstü bilgisayar çalışır durumda iken pil sökme-takma işlemi yapmayın.
* Dizüstü bilgisayarınıza herhangi bir şekilde sıvı teması olduğunda ilk olarak elektrik fişini çekip pili sökün. Pillerinizi nemli ortamda tutmayın, suya ateşe kesinlikle yaklaştırmayın.
* Dizüstü bilgisayarlarda en fazla enerjiyi işlemci, ekran, sabit disk ve CD-DVD sürücüler tüketir. Pille çalışırken bunların üzerindeki yük azaltılırsa veya kullanılmayan aygıtların bağlantısı kesilirse enerji tüketimi azalır.
* Bilgisayarınızda yeterince RAM yoksa dizüstü bilgisayar RAM ihtiyacını sabit diske yazarak gidereceği için RAM'lerden daha fazla enerji tüketen sabit diskler pillerin daha kısa sürede bitmesine yol açar. Bilgisayarınıza yaptığınız işin boyutuna göre RAM ilave edin.
* Seyahat esnasında iken dizüstü bilgisayarınızın pilinden uzun süre istifade etmek istiyorsanız kesinlikle DVD'den film izlemeyin ve yüksek grafikli bilgisayar oyunları oynamayın. Pille çalışırken gerekmedikçe kablosuz ağ, USB disk, hatta USB fare bile kullanmayın. DVD ve CD sürücünüzü kullanmadığınız zamanlarda içerisine CD veya DVD koymayın.
* Dizüstü bilgisayarınızın soğutma sisteminin düzgün çalışıp çalışmadığına dikkat edin. Yoksa aşırı ısıdan dolayı pil hücreleri zarar görüp özelliklerini yitirebilir.
* Sabit diskiniz ne kadar az çalışırsa pili o kadar az tüketir. Bu yüzden dağınık şekilde yazılan dosyaları DEFRAG (disk birleştirici) programları ile toplayarak sabit disk kullanımını azaltın.
* Ayrıca Office programlarındaki otomatik kayıt özelliğini kesinlikle kullanmayın. Belli aralıklarla dosyalarınızı kaydeden bu seçenek sürekli sabit diski çalıştıracağı için pilin çabuk tükenmesine neden olur.
* Masaüstü arka plana yüksek çözünürlükte resim koymayın. Ve arka planda çalışan gereksiz programları kapatın.
* Ekranınızın az enerji tüketmesi için bilgisayarınızın ekran parlaklığını azaltın.
* Dizüstü bilgisayarınızı bekleme moduna almanız gerektiği zaman stand-by (bekleme) yerine hibernate (uyku modu) seçeneğini kullanın. Çünkü hibernate modu stand-by'a göre çok daha az pil tüketir.
* Ekran koruyucu kullanmak yerine ekranı kullanılmadığında kapanmaya ayarlayın. Çünkü ekran koruyucu devreye girdiğinde, ekranda hâlâ bir ışık olduğundan dizüstü bilgisayarınız enerji sarf etmeye devam eder.
* Dizüstü bilgisayar üreticisinin geliştirmiş olduğu güç tasarrufu yazılımları mutlaka kullanın. Eğer bu yazılımları elde edemezseniz en azından, işletim sisteminizin güç yönetimi kısmına gidip profilinizi güç tasarrufu yapacak şekilde ayarlayın.
kaynak: www.bicare.net
Cep telefonu kullanıcıları dikkat
2/5/2009Bataryası biten bir cep telefonu ya da dizüstü bilgisayar teknolojiden uzak kalamayanların en büyük stres kaynağı...
Sık sık bu sorunlar karşılaşıyorsanız bilmeniz gereken bazı püf noktalar var.
Cebinizdeki telefon veya sahip olduğunuz dizüstü bilgisayar, size teknolojinin tüm imkânlarını sunan son model teknoloji harikası cihazlar olabilir. Fakat seyahat esnasında, şarjı olmayan dizüstü bilgisayar veya önemli bir görüşme esnasında şarjı biten bir telefon size sahip olduğu teknolojik imkânlarından hiçbirini sunamaz. Bu yüzden günümüzde hangi elektronik eşyayı taşıdığınızdan çok taşıdığınız aygıtın pilinin ne kadar gittiği de son derece önemli. Özellikle dizüstü bilgisayarı ve cep telefonu seyahat halinde kullanmak zorunda kalanların yaşadıkları en büyük sıkıntı, hiç şüphesiz pil ömrünün istedikleri kadar uzun olmamasıdır. Hele bu kişi bir pazarlamacı ise bilgisayarının kaç dakikalık şarjının kaldığı büyük önem taşıyor. Çünkü müşterilerine yapacağı sunumun ortasında dizüstü bilgisayarının pilinin bitmesi onun için büyük bir kâ-bustur. Bu yüzden mobil çağı yaşadığımız şu günlerde dizüstü bilgisayar veya cep telefonunuzun pilinin uzun süreli kullanılabilir olmasını istiyorsanız aşağıdaki önerileri dikkatle okuyun.
Cep telefonu şarjınızın daha uzun gitmesi için
* Cep telefonunuzun ayarlarından aydınlatma sürelerini kısaltın ve ekran parlaklığının şiddetini azaltın.
* Hareketli duvar kâğıtları daha fazla güç harcayacağı için bunları değiştirin.
* Telefonunuzdaki açılış ve kapanıştaki sesleri kapatın.
* Çoğu telefonda bulunan uyku modu özelliğini aktif edin.
* Kullanmadığınız sürelerde bluetooth, WLAN ve kızılötesi özelliklerini kapatın.
* Şu an için ülkemizde 3G servisi henüz aktif olmadığı için telefonunuzun boşu boşuna 3G istasyonlarını keşfetmek için enerji harcamaması için bu özellik kapatılabilir.
* Sürekli şebeke arayan bir cep telefonunun tükettiği güç, bataryanın erken tükenmesine yol açar. Bu nedenle şebeke sinyal gücünün az olduğu ortamlarda uzun süre kalmanız gerektiğinde cep telefonunuzu kapatmak, telefonunuzun şarjının daha uzun sürede bitmesini sağlar.
* Cep telefonunuzdaki pilin yapısının nikel mi yoksa lityum mu olduğunu mutlaka öğrenin. Çünkü nikel ve lityum pillerin şarj etme işlemleri farklıdır. İlk kullanımdan önce nikel pillerin 10 saat şarj edilmesi gerekirken, şarj süreci lityum pillerde cep telefonu pilin dolduğunu belirtene kadar devam eder. Nikel pillerde, pil tam bitirilmeden ve rastgele şarj edildiğinde, pil içerisinde oluşan kristaller pilin performansını düşürür. Lityum pillerde ise istenen zamanda şarj işlemi yapılabilir. Pilin tamamen bitmesini beklemeye gerek yoktur.
* Telefon görüşmesi yaparken cihazın arkasında bulunan bütünleşmiş antene dokunmaktan veya el ile üzerini kapatmaktan kaçının. Bu durum sinyal kalitesini düşürür ve cep telefonunuz sinyal kalitesini korumak için daha güçlü gönderim yapmaya başlar. Sonuç olarak enerji tüketimi artmış olur.
* Bir lityum pil pratikte 300 ila 500 kere şarj edilebildiği için, bu süreyi aşan kullanımlarda pilin yenilenme vakti gelmiş demektir.
* Web tarayıcı veya e-posta güncelleme aralıklarını sık yaptırmayın.
* Eğer bir lityum bataryayı uzun süre kullanmayıp saklayacaksanız yarı boş hale getirin ve 15-18 derece sıcaklıkta saklayın. Bu, bataryayı korur. Tekrar kullanmadan önce bataryayı tamamen şarj edin.
* Telefonunuzu yüksek sıcaklıktan koruyun.
* Telefonunuzun enerji tüketim canavarı olan titreşim özelliğini devre dışı bırakın.
* Telefonunuzdaki özellikle görsel oyunlar da büyük miktarda enerji kaybına sebep olur. Pilin ömrünün önemli olduğu durumlarda oyun oynamaktan vazgeçin.
* Eğer biraz daha fazla pil ömrü istiyorsanız, bataryanın, şarj edildiği her defa daha yüksek verimle çalışmasını sağlayarak, şarj devrini ve kullanım ömrünü uzatan pil vitamini etiketlerinden birini satın almanız gerekiyor.
* Forumlarda dolaşan "Eğer cep telefonunuzun pili çok düşükse ve acil bir telefon bekliyor iseniz; bazı Nokia cep telefonlarında geçerli olan rezerve pil özelliğini aktif etmek için *3370# tuşlarına basarak, telefonunuzu, rezerve pille çalışır hale getirebilirsiniz. Cihazınız pil seviyesinde % 50 artış gösterecek ve telefonunuzu şarj ettiğinizde, rezerve piliniz de tekrar dolacaktır." gibi sözlere sakın kanmayın. Nokia kendi sitesinde (http://wiki.forum.nokia.com/index.php/Nokia_codes) kodlarla ilgili açıklamasında *3370# kodunun EFR'yi (Enhanced Full Rate Codec)'i aktif ederek daha iyi ses kalitesi sunarken konuşma süresinin azaltacağını #4720# kodu ile ise HFR'yi (Half Rate Codec) aktif ederek ses kalitesini bozarken görüşme süresini uzatacağını dolayısıyla pilin kullanım süresinin artacağını belirtiyor.
Kaynak : www.bicare.net
